15 Mart 2012 Perşembe

KUZEYBATI MEZOPOTAMYA GEZİSİ-Haziran/2011


DİKKAT: ÖNSÖZÜN SONUNA BÜYÜK HARFLERLE EK YAPILDI.

ÖNSÖZ

Öncelikle gezi anılarıma verdiğim başlıkla ilgili bir açıklama yapmam gerekir: "Anadolu" yerine Mezopotamya adını kullanmamın nedeni subjektif bir değerlendirmeye dayanıyor. Artık galatı meşhur olayından sıkıldım. Bir kelimenin, deyimin doğrusunun bilmeden, kabul görmüş yanlış halini benimsemek yahut kabul eder duruma düşmek beni rahatsız ediyor.
Bir coğrafyacı olarak "Anadolu" adının hoyratça kullanıldığı kanısındayım. Bu kullanışın mimarı, hocalarımdan biriydi: Ord. Prof. Dr. Besim Darkot! Müteveffa hocam, şimdi İstanbul Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi'nin Coğrafya Bölümü adını taşıyan, öğrenciliğim döneminde ise Coğrafya Enstitüsü adıyla anılan yüksek öğretim biriminde Türkiye ve Ülkeler Coğrafyası kürsüsünün başkanıydı. Ayrıca İktisat Fakültesi'nde İktisadi Coğrafya dersleri verirdi. Besim Darkot, 1941'de toplanan Birinci Türk Coğrafya Kongresi'nde Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesini 'mıntıka' olarak tanıttı. Daha sonra bu bölgelerin ayrıntısına geçildiğinde birçok yüzey şeklinin adında değişiklikler yapıldı. Bunlardan biri, ülkenin kuzey kesiminde Karadeniz kıyısına paralel olarak uzanan dağların adının "Pontos Dağları" yahut "Pontoslar"dan Kuzey Anadolu Sıradağları'na çevrilmesidir. Oysa güneydeki sıradağların adı nedense Toroslar olarak bırakıldı. Bunun gibi Anadolu sözcüğünün, ülkenin Asya'daki toprakları olarak Marmara kıyılarından Ağrı Dağı'nın doğusuna kadar uzandığı belirlendi. Hatta Anadolu, Asya'nın en batısındaki yarımada olarak tanımlanıp belletildi. Türkiye'nin Avrupa'daki topraklarına da Trakya adı verilir. Oysa Batı Trakya Yunanistan'da, Kuzeydoğu Trakya Bulgaristan'dadır, Türkiye sınırları içinde kalan Doğu Trakya'dır. Bütün bunlar 4-5 kuşaktır okullarda insanlara öğretildi, benimsetildi. Şimdi bu eğitimden geçmiş olan sıradan insanlar ülkeyi dolaştıkça, araştırma için bazı haritaları inceledikçe "Pontus Dağları" veya "Pontus Dağları" adını görünce şaşırıyorlar. Hulki Cevizoğlu gibi bazı milliyetçiler ise bunun bir hainlik işi olduğu iddiasıyla hiddetleniyor. Oysa oraların adı binyıllardır öyleymiş, kayıtlara ve hafızalara öyle geçmiş, siz oranın halklarını sürseniz, kazısanız ve silseniz de kayıtlar hâlâ gerçeği söylemeye devam ediyor. Batıdaki fiziki Türkiye haritalarında o dağlar hep eski adıyla yazılır:


"Anatole" ve "Anatolia" ilk kez Eski Yunan'da 'güneşin doğduğu yer', 'doğu', 'Asya' anlamında kullanılmış. Daha sonra bu adla İS 7. yüzyılda Bizans döneminde karşılaşılır. Bizans yönetim birimleri, eyalet ve vilayet anlamında 'thema' adıyla anılırmış. Doğuda Niğde yakınlarından batıda Göller Yöresi'nin batısına, kuzeyde Tuz Gölü'nün kuzeyinden güneyde Toroslar'a kadar uzanan, merkezi eskiden İkonion adıyla anılan Konya şehri olan themanın adı "Anatolikon"du. Yani Anadolu adı eskiden yarımadanın ortabatı bölümü için kullanılıyordu.

 (wikimedia.org)


Daha önceleri Roma döneminde Asia Eyaleti, bugün Ege Bölgesi olarak tanımlanan toprakların sınırlarını biraz aşıyordu.

(İS 120, wikimedia.org)



 (wikimedia.org)


Daha sonra Osmanlı döneminde 17. yüzyıl başlarında Anadolu Eyaleti kuzeydoğuda Sinop, doğuda Göller Yöresi, batıda Ege Denizi, kuzeyde Karadeniz ve Marmara, güneyde Antalya şehrinin doğusuna kadar Akdeniz'le çevriliydi.

 (wikimedia.org)


Böylece Cumhuriyet dönemi ve hocamın duruma vaziyet ettiği zamana kadar Anadolu sözcüğü Türkiye'nin ya da Osmanlı mülkünün Asya'daki toprakları olarak yazılmaz, çizilmez, anılmaz. Her bölgenin kendine özgü tarihten gelen adları vardır. Eski Yunanlar'ın Asya'yı kastederek söyledikleri ve Ege kıyılarından Sakarya yayına kadar uzanan topraklar olan Anadolu'ya Batılılar kendi dillerinde 'Küçük Asya' diyorlardı. Eskiden İstiklal Savaşı denen Kurtuluş Savaşı'nın sonunda Ege'de büyük bir yenilgiye uğrayarak kaçan Yunanlar, bu olayı "Anadolu Felaketi" ve "Küçük Asya Felaketi" olarak anarlar. Cumhuriyet döneminin Türkleştirici ve Türkçeleştirici millici yahut milliyetçi muktedir öğreticileri kökeni Eski Yunanca olan bu sözcüğü çok sevdiler; ona kolayca Türkçe anlam kazandırdılar: "Ana" ve (analarla) "dolu" > Anadolu! 
Bölgelerin biçimlendirilmesinde ciddi bilimsel verilere dayanılmış, farklı havzalara su gönderen topraklar, farklı iklim alanları gözetilerek ayrıldığı görülür. Dikkat edilirse tarihte hiç "Anadolu" sözcüğüyle anılmayan bölgelere bu ad verilmiş: İç, Doğu, Güneydoğu! Bu operasyonunu değişik tarihlerde yapılan yerleşim ve bazı coğrafi alanların adlarının Türkçeleştirilmesi işlemleri izledi. Bunu birkaç örnekle açıklamak gerekirse ülkenin güneydoğu köşesindeki Zap Suyu'nun adı "Çığlı Suyu", Cilo Dağı'nın adı "Buzul Dağı", Cilo Dağı'nın en yüksek noktası olan Reşko Tepesi'ne "Uludoruk", batıda eskiden İstanbullular'a içme ve kullanma suyu sağlayan Terkos Gölü'nün adı "Durusu Gölü", Istıranca Dağları'nın adı "Yıldız Dağları" biçiminde değiştirildi yahut değiştirilmeye çalışıldı. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak bu, başka yazıların konusu. Ama gezimin adını neden "Güneydoğu Anadolu" koymadığımı biraz olsun açıklamam gerektiği için yukarıdakileri yazdım. Verdiğim adın yerinde olduğundan tam olarak emin olmadığımı da belirtmeliyim. Çünkü sözü edilen topraklar eski kaynaklarda "Bereketli Hilal", gene bazı eski ve yeni kaynaklarda ise "Kürdistan" olarak geçiyor. 
BİRİKİMİM BANA, FIRAT'IN BATISINDAKİ ALANIN "Anadolu", FIRAT'IN DOĞUSU İLE BU IRMAĞIN BAŞLANGIÇ KOLU OLAN KARASU'NUN GÜNEYİNDEKİ ALANIN İSE "Kürdistan" OLARAK ADLANDIRILMASININ DOĞRU OLACAĞINI SÖYLÜYOR. BU ALANLAR KENDİ İÇİNDE COĞRAFİ, EKONOMİK VE KÜLTÜREL ÖZELLİKLERİNE GÖRE BÖLGELERE AYRILABİLİR. BUNUN YANI SIRA ANTİK ÇAĞ, ROMA, BİZANS VE OSMANLI DÖNEMLERİNDEKİ GİBİ YÖNETSEL BİRİMLER DE KURULABİLİR. ANCAK SON İKİ CÜMLEDE SÖZÜ EDİLENLER BU YAZININ KONUSU DEĞİL.

Bereketli Hilal (wikimedia.org)

Bölgenin Osmanlı haritası (wikimedia.org)

Ortadoğu'da Kürtlerin yaygın olarak yaşadığı varsayılan alanlar (wikimedia.org)


1. GÜN

30 Mayıs 2011 Pazartesi saat 9 civarı Ankara’dan Malatya’ya doğru yola çıktım. Önceden otel araştırması yapıp Malatya’daki Yeni Kent Oteli’nde yer ayırttım. Amacım, Malatya’da bir gece kalıp ertesi gün Midyat’a varmaktı.
Kırıkkale’yi geçince çok şiddetli yağmura yakalandım ve uygun bir yerde arabayı kenara çekip sağanağın geçmesini bekledim. Geçmedi ama şiddeti azalınca yola devam ettim. Başbakanın duble yolları müthiş, çoğu yerde soğuk asfalt dökülmüş ve tabii ilk kışta dondan sonra bozulmuş. Bunun nasıl bir proje olduğunu bu gezi sırasında kavradım. Soğuk asfalt yollar kısa zamanda bozulunca yoldaki onarım işleri sonsuza kadar sürüyor, böylece yandaş müteahhide durmadan para vermek zorunlu olacak. Çok az bir bölümde düzgün sıcak asfalt gördüm.

Kayseri’ye geldiğimde Erciyes bulutlarla örtülüydü. Güzel bir çevre yolu yapımı sürüyor. Çevre yolunu geçerken bulutlar biraz sıyrılır gibi oldu ve Erciyes’i görüntülemek için kenara çekip durdum. Kadrajlayıp deklanşöre bastım ki, makine dahili hafızada yer kalmadığını hafıza kartı takmam gerektiğini bildirdi. Kös kös yola devam ettim. Yol yapımı sırasında yardıkları yamaçlar arazi yapısı hakkında çarpıcı ipuçları veriyor. Erciyes yüzlerce, belki binlerce kilometre kare alana püskürdüğü külleri tüf katmanları halinde yığmış, sonra da anlaşılan çok akışkan olan lavlarını bu katmanların üstüne yaymış olmalı. Görülen o ki, tüfler sapsarı birkaç katman halinde üst üste yığılı, üstüne gelen bazaltlı lavlar simsiyah…

Pınarbaşı’nda yemek molası verdim. Kötü bir kuru fasulye ile bulgur pilavı ve yoğurt yedim. Sivas’ın Gürün ilçesinden itibaren yol bozulmaya başladı. Gürün’de bir trafik polisi ekibi beni durdurdu. Nedense geçen bazı araçların ehliyet ve ruhsatlarını kontrol edip, o yoldan geçtiklerini kayıt ediyorlardı, beni de kaydettiler. Yol Darende’den itibaren iyice bozuldu, kilometrelerce servis yolu gibi stabilizeden daha kötü bir zeminde en çok 50 km hızla gidebiliyordum.

Yola devam edip akşama doğru saat 17:30 gibi Malatya’ya vardım. Navigatör kentin yeni trafik düzenini bilmediğinden olsa gerek, birkaç tur attıktan sonra telefonla yardım aldım ve zar zor otele ulaştım. Otoparkları olmadığından arabayı yakındaki bir otoparka bıraktım. İlk işim fotoğraf makinesine bir hafıza kartı almak oldu. Satıcı kartı takıverdi, ilk olarak beni görüntüledi; artık 500 çekimlik bir kapasitem var.


Sonra şehir merkezinde biraz dolaştım. Bundan önce Malatya’ya sanırım 1978’de ya da 1979’da gelmiştim. İstanbul’daki işyerlerinden birinin buradaki şubesinde çalışan sendika üyelerini toplu sözleşmesi için gazeteye ilan vermeye gelmiştim galiba. Siyasal gerilimin zirvede olduğu günlerdi, iki gün kalıp dönmüştüm. Köhne bir kasaba kalıntısı kent hatırlıyorum. Şimdi öyle mi ya, anlaşılan Özal’ın çok hayrı dokunmuş Malatya’ya… Büyük caddelerden birine onun adını vermişler. Modern bir kent olmuş, ama merkezde tek içkili lokanta var. O da canlı müzikliymiş, girmemle çıkmam bir oldu.

Günkurusu kayısı almak için bir dükkâna girdim, iç ceviz de vardı. Kayısılar çok güzeldi, kilosu 12 lira, kulaklarıma inanamadım. Ceviz ise 24 liraydı. İkisinden de birer kilo aldım. Adamla epey bir sohbet ettik. Ayrılırken küçük bir şişe uzatıp "Kayısı kolonyasıdır, arabanıza sıkarsınız, mis gibi kokutur" dedi.

Otel seçimim çok kötü olmuş, ama olsun. Burada da Denizli’deki otelde olduğu gibi oturma düzenli bir duş teknesi var. Bizim gibi çevikliğini çoktan yitirmiş insanlar için oraya girip çıkmak büyük sorun. Temizlik kuşkusu nedeniyle zaten oturulamaz; o düzende ayakta durmak da ayrı bir sorun doğrusu.

Denizli’de her zaman kaldığım otelde yastık kılıfları kirliydi, yastıklardan birinde galiba öldürülen bir sineğin kanı vardı. Denizli Grand Keskin Oteli çok gözümden düştü. Bunları odadaki müşteri memnuniyet formuna uzun uzun yazdım, telefon numaram da biliniyor, arayan soran olmadı. Ben de onlardan bunu beklerdim doğrusu…

2. GÜN

Neyse Yeni Kent Oteli kusurlarının farkında olmalı ki, telefonda söyledikleri 50 liralık ücret yerine 40 lira aldı. Ertesi sabah arabayı almaya gitmeden eski Belediye Meydanı’ndaki 1947 tarihli dev İsmet İnönü heykelini görüntülemeye gittim. Heykelin kaidesindeki kabartmalar 1940’ların Alman Nazi sanatının tipik birer kopyası, daha önce dikkatimi çekmemiş olmasına hayret ettim.


                                         
                                    


Malatya’dan çıktım yola selam verdim sağa sola. Karakaya Baraj Gölü’nü geçtikten sonra arazi görünümü değişti, sarplıklar dikkat çeker oldu. Buradaki köylerin Doğu Karadeniz’deki gibi dağınık yapısı gözüme çarptı. Evler yamaçlara seyrek ara serpiştirilmiş gibiydi. İkinci özellik ise çatılardaki oluklu metal kaplamalardı, güneşin altında pırıl pırıl parlıyorlardı. Herhalde karın çatıda durmaması için bulunmuş bir yöntem olmalı. Sonra Elazığ’a doğru alçalmaya başlayınca ortalığı yeşil bastı. Çevrede ekilmemiş, dikilmemiş bir karış boş toprak yoktu. O Hankendi Ovası’na hayran kaldım doğrusu. Her yerden şaldır şuldur sular akıyor. Tarlalar, bahçeler yeşillikler ve çiçekler içinde, insanın içi sevinç doluyor. Uzaktan Elazığ gözüme güzel göründü, doğrusunu söylemek gerekirse güzel bir kent. Zamanım olsa Harput’u görmeyi çok isterdim. Durup fotoğraf çekemedim ama yol kenarlarındaki çiçek tarhlarını araba kullanırken çektiğim bir kareye sığdırmaya çalıştım.


Sonra Hazar Gölü’ne geldim. Karşıdaki Hazarbaba Dağı’nda hâlâ kirli kar lekeleri vardı. Göl kenarı Elazığlılar’ın ve Diyarbakırlılar'ın siteleriyle dolu. Kiminin adında göl, kiminin ise deniz sözcükleri var. Kıyılarında plaj olarak kullanılan alanların hepsi toprak, zavallıların kumu ve kumsalı yok, mevcutla idare etmekteler. Kimileri zengin, kimileri daha orta halli sitelerin arasında paslı çinko çatılı köy evleri çürük diş gibi duruyor. Trafik baskısı ve yolun çok virajlı olmasının da etkisiyle durup fotoğraf çekemedim ve bunu göl bitip Hazar beldesi kavşağına gelince fark ettim. 

Maden ve Ergani madencilik ve madenciliğe dayalı eski sanayi kasabaları, bunun kasveti üstlerine yapışmış, öylece duruyor. Buralarla ilgili ilginç bir anım var: Gaziantep’te askerliğimi yaparken 1968'de Elazığlı bir öğretmen arkadaşımın zoruyla coğrafya öğretmenliğine, o sırada  yeni açılan Maden Lisesi için başvuruda bulunmuştum. Aylar sonra bakanlıktan, beni 900 gibi bir sıraya kaydettiklerini sıranın 400’lü bir yerde olduğunu belirten bir cevap aldıydım. Bir de Keban maceram geldi aklıma. Sanırım 1971 ya da 1972’ydi, Keban Barajı yeni açılmış yahut açılacaktı, kadim dostum Kamer MŞM namlı büyük bir vinç fabrikasında çalışıyordu. Fabrikanın sahibi Mansur Şahin’in Keban’da yatırımları olduğunu, oraya bir yönetici aradığını söylemiş ve bana iş önermişti. Ücret, o sırada çalıştığım bankadan aldığımın iki katıydı, üstelik ev kirası ve yemek parası vermeyecektim. Birkaç yıl dişimi sıkar para biriktiririm dediydim, iş ciddiye binseydi gözümü karartıp gidecektim yani. Sonra ne olduysa olmadı o iş, unutuldu gitti. Buralardan geçerken o günleri anımsadım. Kim bilir buralara gelseydim nasıl bir yaşam çizgisi oluşur, bugüne göre nasıl bir savrulma yaşardım…

Diyarbakır Ovası’nın yeşilliği ve bereketli görünümü de çok dikkatimi çekti. Her taraf yemyeşildi. Diyarbakır Kalesi’ni uzaktan da olsa görmek ve hiç olmazsa bir fotoğrafını çekmek istiyordum. Hedefim Midyat’tı ve Batman üzerinden gitmek istiyordum. Çünkü Hasankeyf’i görmem lazımdı. Ama Diyarbakır’da Batman yolunu bulana kadar akla karayı seçtim. En ilginci de yolu sorduğum bir trafik polisinin beni Silvan’a yönlendirmesi oldu. En sonunda yakıt almak için PO istasyonuna girdim de yolu pompacıdan öğrendim. Böylece kaleyi görmek, görüntülemek başka bahara kaldı.

Neyse Batman yolunun başlangıcında tarihi Karaköprü’yü gördüm ve görüntüledim. Eskiden üstünden geçen kamyonlarla görmüştüm bu köprünün görüntülerini. Yeni yol yapılınca kapatmışlar ve iki yanına demir babalar çakmışlar. Çevresi pek güzel görünüyordu. Bu çevrede Diyarbakır Ulucamisi ve Diyarbakır Kalesi gibi yapılarda eskiden beri kullanılan yapıtaşlarının hep siyah olmasının nedeni, Diyarbakır ile Siverek arasında yükselen Karacadağ’dan devşirilmiş olması olmalı. Karacadağ epey önce sönmüş eski bir yanardağdır ve çevreye yayılan lavlarının donmasıyla oluşan siyah bazalt kayalar inşaatlarda kullanılmaya elverişlidir.



Batman’a doğru ilerlerken ovanın ortasında Yuvacık ya da Yuvalı köyündeki leylekler ilgimi çekti. Ovada farklı doğrultularda dizilmiş elektrik direklerinden çoğunun tepesinde leylek yuvaları vardı. Leylekleri çıplak gözle görmek mümkündü. Köy adını bu yuvalardan mı aldı, yoksa adı böyle diye okuryazar leylekler (!) burayı mı tercih ettiler diye aklımdan geçti.
                                                                                                                                                                      
                                           
                                                                                       

Batman, çevresi köy yahut gecekondu içi kent olan büyük bir yerleşme merkezi. Görüntüsü, belediyesinin iyi çalışmadığı izlenimi veriyor. Batman çıkışında yemek zamanı geldiğini fark edip bir lokantada durdum. Bölgede lokanta, kebapçı anlamı taşıyor. Bir döner yiyeyim dedim, yanında çoban salata, közlenmiş biber ve hatırlayamadığım bazı başka salata cinsi yiyecekler getirdiler, ama en ilginci yoğurt istediğimde getirdikleri kâsenin içindekiydi. Cacık kıvamında bir yoğurdun içinde hamur gibi bazı küçük cisimcikler vardı. Sorduğumda haşlanmış buğday olduğunu söylediler. Askerliğimi aynı bölgedeki Gaziantep’te yaptım, ama ilk kez böyle bir şey yiyordum. Daha sonra bunun soğuk çorba olduğunu, "lebeni" ve lebeniye" adıyla anıldığını, Gaziantep yöresinde etli, nohutlu ve pirinçli olarak yapıldığını öğrendim.

Kebapçı "lokantası"ndan çıktıktan birkaç kilometre sonra araziye dağılmış 7-8 tane çekiçbaş gördüm. Bir tanesinin yanına gidip görüntüledim. Filmlerde gördüğümüz Arabistan yahut Teksas çekiçbaşları gibi değil, çok yavaş hareket ediyorlar. Bilirdim ama, buradan çıkan ham petrolün ne kadar yoğun olduğunu bir kez de görerek öğrendim.



Bir süre sonra sağımdaki arazinin yapısı değişmeye, içinde Dicle’nin aktığı vadinin batı yamacının vahşi bir görünüş alıp duvarlaştığını gördüm. Bu, Hasankeyf’e yaklaştığımı göstermekteydi. Sonra birden ırmağın yön değiştirdiği yerde su yüzeyinin güneş ışınları altında parladığını gördüm ve zınk diye frene bastım. Muhteşem bir görüntüydü...



Birkaç yüz metre ilerlemiştim ki, iskeleler kurulmuş halde bir türbe gördüm. 
Tabelasında “Zeynelbey Türbesi” yazıyordu (Akkoyunlular 1462-1482 yıllarında Hasankeyf’e [Hısn Keyfa] tam hakim olmuşlardır. Bu dönem içinde Hasankeyf'te bıraktıkları tek eser Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey Türbesi'dir. Dicle’nin kuzey yakasında yer alan bu eserin giriş kapısı üzerindeki kitabede, buranın Zeynel Bey'e ait olduğu ifade ediliyor. Eser dıştan silindirik, içten ise sekizgen bir özellik arz eder. Türbenin silindirik gövdesi üzerinde turkuvaz ve lacivert, sırlı tuğla ile dört kuşak oluşturulmuştur. Birinci kuşakta '' ALLAH'' , ikinci ve üçüncü kuşaklarda baş kısmında “AHMET'' devamında ise ''MUHAMMED'' dipteki son kuşakta ise “ALİ'' isimleri hayranlık verici bir şekilde yazılmıştır. Hem kapı hem de güneydeki pencere aynı renkteki sırlı tuğlalar kullanılarak süslenmiştir. Yapının birçok yerinde, bu sırlı tuğlaların söküldüğü, kasıtlı bir tahribatın yapıldığı göze çarpıyor. Üst kubbesinde aynı tarzda süslerin izleri hala mevcuttur. Üst kubbedeki çatlakların gittikçe açıldığı ve yıkılma tehlikesi arz ettiği görülmektedir. http://hasankeyfgezisi.com/viewpage.php?page_id=33 ).




Uzaktan gördüklerim çok üzüntü verici ve feciydi. Arabayla yakınına kadar gittim. Türbenin çevresinde yerleşim kalıntılarının bulunduğu alan duvarla çevriliydi. Demir kapılardan biri açıktı, çünkü içeride iki kişi bir şeyler yapıyordu. Uzaktan gördüğüm fecaat, yakından bakıldığında akıl almaz anlamsızlığa dönüştü. Son restorasyonu yapanlar türbenin kapısına ulaşmak için bir merdiven yapılmasına karar vermiş ve koruma kurulu da izin vermiş olmalı ki, korkulukları (trabzan) nikelaj taklidi, güneş altında parıldayan bir metalden yapılmış demir merdiven takmışlar. Çalışmakta olan iki işçi ise demir merdiven basamaklarını beyaza boyuyorlardı. Ne kadar üzüldüğümü ve öfkelendiğimi anlatamam. 15. yüzyılın bu eşsiz yapısına 21. yüzyılın alışveriş merkezlerinde görmeye alışık olduğumuz merdivenlerden birini monte etmek nasıl bir anlayıştır acaba? Merdiven konulması şartsa, tarihi yapıya uygun ahşap bir merdiven konulamaz mıydı?

Biraz araştırdım; türbe, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın Otlukbeli Savaşı’nda (1473) şehit düşen oğlu Zeynel Bey anısına inşa edilmiş bir yapı. Yalnızca Özbekistan ile Azerbaycan’da rastlanan süslemeleri ve anıtsal görünümüyle Anadolu’daki tek mezar yapısı. Kitabesinde "Üstad Abdurrahmanoğlu Pir Hüseyin'in eseri" yazarmış.

Türbeden ayrılıp Hasankeyf’e doğru giderken Dicle’nin kum adalarından kum çeken kepçe ve kamyonları, sulanmak için Dicle kıyısına getirilmiş bir koyun ve keçi sürüsünü, eskiden Akdeniz kıyılarındaki sayfiye yerlerinde görülen yazlık kulübelerden gördüm.


Sonra köprü başına vardım. Hasankeyf kasabasını ve tarihi köprüyü karşıdan gören bu noktaya geniş bir otopark yapılmış, buraya manzara seyir yeri de denebilir.


Turist otobüsleri de burada durup müşterilerine fotoğraf çekme molası veriyor olmalı ki, çevre boş su şişesi ve çöp dolu. Arabayı park etmeye girişmemle birlikte ilk çocuk saldırısına uğradım. Önce üç kız musallat oldu; para verip fotoğraf çekmek için arabadan indim. Kızlar hemen gittiler. Sonra Dicle kıyısından yukarı çıkan bir grup erkek çocuk yanıma geldi. Bunlar hemen gayet sevimsiz biçimde para istemeye başladılar. Verecektim ama yanımdaki en küçük para 20 liraydı ve vermemek için bir sürü şaklabanlık yapıp oradan ayrıldım. Kimse bana bu bölgeye gelirken cebimde bozuk para bulunması gerektiğini söylemedi. Böyle olayların dengemi bozduğunu, yapmak istediklerimi gerçekleştiremeden olay yerinden kaçmak istediğimi anladım. Sonraki günlerde de bu hep böyle oldu. Bu, geri kalmış ülke çocuklarını, daha önce yoksul Asya, Afrika, Güney Amerika’da geçen filmlerde görür ve hep tarifsiz bir üzüntü duyardım. Ülkenin bu tarafı, o filmlerdekine benzer haldeydi, hem de her açıdan.






Diyarbakır ve Batman il sınırları içinde ulaşım aracı olarak at arabası ve merkep fazlaca gözüme çarpmaya başladı. Hatta bir yerde ata koşulmuş pullukla çift süren bir köylü de gördüm. Bu ilkel ulaşım ve üretim araçları seyrekleşerek Fırat’ın batısına geçene kadar kendini gösterdi.
Anıtsal Hasankeyf Köprüsü’nün ardındaki tepede kale görünüyordu. Kasabanın içinde ve ardında da bazı tarihsel yapılar göze çarpıyordu. Ama “çocuk zulmü” adıyla andığım durum yüzünden çok az bir bölümünü görüntüleyebildim ve hiç gezemedim.

Hasankeyf’in tarihi hakkında yarıresmi sayılabilecek bir kaynaktan alıntı yapmayı uygun buldum: “Hısnıkeyfa”olarak anılan bu şehir, “Kaya Kale” şeklinde tercüme edilebilir. Çeşitli kaynaklarda her kavmin kendi dilinde farklı telaffuz edildiği bu kelime, “korunmaya müsait” anlamına gelmektedir. Kale yekpare taş kitlenin oyulması suretiyle oluşturulmuştur.
Hasankeyf tarih ve doğanın barışık olduğu bir yerdir. Hasankeyf’in Türk İslam Tarihi ve Medeniyeti açısından önemli bir yeri vardır. Hısn Keyfa olan bu şehrin adı “Kaya Hisarı” şeklinde tercüme edilir. M. Streck’in belirttiğine göre Hısn Keyfa adının muhtemel olarak Asurca olduğu, “Kipani” kelimesinden geldiğini iddia etmektedir. Eski tarih ve kavimlerde bu tür kelimelerin anlamı “korunmaya müsait” yer anlamına geldiği belirtilmektedir. Kale’nin yekpare taştan olmasından dolayı buraya Süryanice’de Kayataş manasına gelen “Kifa” kelimesinden geldiğini, Roma tarihçileriyse buraya “Kipas veya Cepha”dendiğini ifade etmişlerdir.
Hasankeyf’in ne zaman kurulduğu konusu, eldeki bilgi ve belgelerin yeterli olmaması nedeniyle şimdiye kadar karanlıkta kalmıştır. Kuruluşu hakkındaki görüşler bir ihtimal olmaktan öteye gitmemiştir. …
Hasankeyf, Diyarbakır, Cizre şehirleri arasında önemli bir kara ve su yolu güzergâhında olup, savaşların olması ve ticaret yollarının buradan geçmesi bir yerde Hasankeyf’i kültürlerin kavşak noktası haline getirmiştir. İran ve İç Asya Kültürleri, Doğu Akdeniz, Mezopotamya, Roma ve Bizans kültürlerini barındırdığından, Romalılar, İran sınırını denetim altında tutabilmek için Hasankeyf’e kale inşa etmişlerdir. Miladi III. asırda İranlılar Mezopotamya’yı ele geçirince Roma İmparatoru Diokletian harakete geçerek, bütün Mezopotamya ve Dicle Nehrinin doğusundaki bütün yerleri aldı. M.S. 363 yılında Hasankeyf’in Bizanslıların denetiminde olduğu ve 451 yılında Bizanslıların yaptırdıkları kale ve korunma amaçlı yapıtları ile şehrin denetimine Müslümanlar tarafından fethedilene kadar sahip olmuşlardır. Hicri 17. yılda Hasankeyf İslam Orduları tarafından ele geçirilmiştir. Sırasıyla Emeviler ve Abbasiler döneminden sonra, Hamdaniler (906-990),Mervaniler (990-1096) denetiminde kalarak daha sonra Artukoğularının eline geçmiştir. Artuklular, Türkmen sülalesinden olup,Hasankeyf’e en parlak dönemi yaşatmışlardır. Artukoğulları Hasankeyf ile beraber Diyarbakır, Mardin ve Harput’ta hüküm sürmüşlerdir. Seçuklu Sultanı Alparslan ve Melikşah gibi değerli devlet adamlarının, ileri gelen komutanlarından Emir Artuk, 1071 Malazgirt Savaşından sonra bölgeyi Selçukluların hakimiyetine katarak Selçuklulara önemli bir katkıda bulunmuştur. Artukoğlu Sökmen 1101 yılında Hasankeyf’i ele geçirip burada önemli tarihi ve mimari eserler yaptırmıştır. Böylece devlet idaresinde yeniden bir yapılanmaya gidilmiştir. Göçebelik hayatından yerleşik sisteme geçilmiştir. Yönetimin halk kitlelerine dayanması, Artuklulara bağlı bölgelerde yarı müstakil bir hükümranlık anlayışıyla divanlar oluşturulmuştur.
Haçlı akınlarına rağmen ilim, sanat ve kültürel sahada hiçbir gevşeme gösterilmemiş olup, büyük çalışmalar yapılmıştır. Darphaneler kurulup devletin iktisadi yapısı hep canlı tutulmuştur. İlime ve ilim adamlarına büyük önem verilmiş, Hasankeyf şehir kalesine su getirilerek önemli bir teknik deha yaratılmıştır. Mekanik alanda kitaplar yazılmış, makineler, pompalar, fıskiyeler, su terazileri ve musiki aletleri yapılmıştır.
1232 yılında Eyyübi Sultanı El-Kamil El-Malik tarafından Hasankeyf ele geçirilmiştir. Ortaçağın ve şarkın en kuvvetli devletlerinden olan Eyyübiler, Mısır, Suriye ve Yemen’de hüküm sürmüşlerdir. Böylece Eyyübi hükümdarlarının şehri ele geçirmeleri ile birlikte 130 senelik Artukoğulları dönemi sona ermiştir.
Selahaddin-i Eyyübi’den sonra Eyyübiler birçok emirliklere ayrılmış Hasankeyf Eyyübi hükümranlığı da bunlardan biridir. Eyyübiler çok önemli eserler yaptırmış, ilim, sanat ve kültürel alanda miraslar bırakmışlardır. Özellikle mimari sahada faaliyet gösteren Eyyübilerin, bir prensliği gibi Hasankeyf Eyyübileri diye tarihte yer edinmiştir. Moğollar burayı ele geçirerek yağma ve tahrip etmişlerdir. Bu tahrip ve yağma çok ağır olmuş, Hasankeyf bir daha eski özelliğini ve halini bulamamıştır.
Eyyübiler’den sonra Hasankeyf’e Akkoyunlular hakim oldu. 15. yy. başına kadar hüküm sürdüler. 1473 yılında Uzun Hasan ve Fatih Sultan Mehmet arasında yapılan Otlukbeli Savaşında Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey şehit olmuş ve Hasankeyf’te Dicle Nehri kenarında gömülmüştür. Akkoyunlular’dan sonra Hasankeyf İran Safevilerinin hâkimiyetine geçmiştir. 1515 tarihinde Yavuz Sultan Selim’in Doğu Seferi ile birlikte Hasankeyf Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Bu dönemde Hasankeyf çevredeki aşiretleri idare eden merkezi bir hanedanlık konumunda olup, buna paralel olarak iktisadi ve ticari yapıda büyük bir gelişme göstermiştir. Bu dönemde şehir nüfusunun 10.000 civarında olması ise Hasankeyf’in büyük bir yerleşim merkezi olduğunu gösterir. …
Katip Çelebi evvelce buraya Ras’algül dendiğini, Kadıköy veya Kefa olarak anıldığını, tarihçi Taylor’a göre Arap literatüründe Sebat ve Aghval yani birbirinden ayrı yedi dar ve derin vadinin kenarlarından, bir merkeze doğru uzanmış ve mağaralardan dolayı bu ismi aldığı belirtilmektedir. …
(http://www.turkiyerehberi.com/HASANKEYF%20TAR%C4%B0H%C4%B0_833_icerikler.html).

Hasankeyf ve bu yöredeki tarihsel kalıntılar hakkında daha fazla bilgi edinmek için http://hasankeyf.itgo.com sitesine başvurulabilir. Süryanice adı Hesno d’Kifo olan Hasankeyf’teki kilise kalıntıları ve buradaki Süryani kültürü hakkında yeterli bilgiye rastlamadım. Oysa kentin ilk yerleşik halkının Süryaniler olduğu ve “Turabdin” adıyla anılan bölgenin kuzey kesiminde yer aldığı bilinmekte. 

İkinci günkü yolculuğumun Hasankeyf’ten sonrası Gercüş ve Midyat’tı. Hasankeyf’i geçer geçmez yol inşaatıyla karşılaştım. Birden yol çok bozuldu. Sanırım buldozerle eski yolu kazımışlar ve yolun altındaki eski malzeme tümüyle sökülmüş olmalı ki, çukurlar ile tümsekler fazla. Bu yetmiyormuş gibi, üstüne bir de aktoprak dökmüşler, öyle bir toz kalkıyor ki, görüş mesafesi 2 metreye iniyor. Çok yavaş sürmeme rağmen sol ön tekerlek aniden sertçe bir çukura girdi ve sonra araba sola doğru gitmeye başladı. O anda sol ön tekerleği kaybettiğimi anladım ve toz kalkmayan bir yere kadar gidip kenara çekerek lastiğe baktım, yarılmıştı ve işi bitmişti. Haritaya baktığımda Hasankeyf ile Gercüş arasındaki Üçyol Boğazı denen geçidin yakınlarında olduğumu anladım. İlk aklıma gelen, kasko sigortasının asist hizmetinden yararlanmak oldu. Sigorta poliçesi yanımda değildi, herhalde poliçe numarasının yazılı olduğu şirketin kartı yanımdaydı ama sıkıntıdan kan ter içindeydim ve yol yapımına duyduğum öfkeden onu arayacak halim yoktu. Hayatımda hiç lastik değiştirmemiştim ve yardıma ihtiyacım vardı. Arabaya oturup telefona sarıldım, buradan çekmiyordu. Çıkıp biraz ileriye dağın yamacı yakınındaki şeve doğru yürüyünce ekranda iki sıra hat işareti belirdi, hemen sigortacı arkadaşım Neşe’yi aradım. Durumu anlattım, yol yardımını arayıp beni aramalarını sağlayacağını söyledi.

Tam anlamıyla dağ başında yolda kalmanın ne demek olduğunu yavaş yavaş kavramaya başladım. Yol işlekti ve iki yöne doğru çok sayıda araç hızla geçiyordu. Lastiği değiştirmeye Batman’dan geleceklerdi ve bu yaklaşık 1,5 saat sürdü. Yol kenarında yürümeye elverişli bir alanda hapishane usulü volta atarak vakit geçirmeye çalıştım. Bu sırada yolun yapımı sırasında yamacı tıraşlayıp şev oluşturulurken rastlantıyla bir yapı kalıntısının ortaya çıkarıldığını gördüm. Keşfettim diyemiyorum, çünkü yol yapımında çalışanlar bunu keşfetmiş olmalılar. Öyle gözden kaçacak bir şey değil.



Ancak yapının niteliği konusunda bir sonuca varamadım. Sanki yığma bir sur kalıntısını andırıyor. Ortasında taş dizisiyle sınırlanan bölüm ocak, yahut, sunak, mezar odası, hatta minber bile olabilir.
Dağ başında beklerken aklımdan bin bir düşünce geçti. Bunlardan en çarpıcı olanı, bu geziye tek başıma çıkmakla hata edip etmediğimdi. Geçen arabalardan bazıları yanıma gelince yavaşlıyor, ya kısa bir korna çalıyor ya da selektör yapıyordu. Güneş iyice alçalmıştı ve karşımdaki bir tepe gözüme pek güzel göründü:

Batman’dan pırıl pırıl siyah bir Nissan çift kabinle iki bıçkın Kürt delikanlısı geldi. Patron gibi duranı Midyatlı olduğunu ve buralarda tek başıma dolaşmamın çok cesurca olduğunu söyledi. Benim arabanın krikosunun kolunu kullanmayı bilemediler ama zar zor da olsa lastiği değiştirdiler. Giderlerken bahşiş niyetine “birer bira içersiniz” diye para verdim. Alırken bira içmediklerini söyleyince “o zaman rakı içersiniz” dedim, içki içmiyorlarmış. Söylediklerinin ne anlama geldiğini sonraki günlerde Midyat’ta, Mardin’de ve Urfa’da gördüm.

Güneş batmadan Midyat’a vardım. Kent iki bölümden oluşuyor: Eski Midyat ve Estel. Gene yapım çalışması nedeniyle berbat durumdaki Batman yolu eski kente çıkıyor. Eski Midyat’ın giriş bölümü yeni, biçimsiz, Türkiye’deki herhangi bir kasabanın girişindeki o çirkin bitişik nizam işyeri binalarından oluşuyor. Kent merkezi olduğu anlaşılan dönel kavşakta saat kulesine benzer bir heykel dikili. Buradan sağa dönülerek 3 km gidildiğinde her yanından sular akan tuhaf, dev bir fıskiyenin bulunduğu kavşakta Estel’e varılıyor. Kalacağım Demirdağ Oteli burada, küçük yerleşimlerin hemen tümünde olduğu gibi otoparkı olmayan bir konaklama tesisi. Malatya’dayken internetten araştırarak bulup telefonla arayarak yer ayırtmıştım. Sessiz bir oda istedim, cadde tarafına değil de arkaya bakıyordu, orada da otogar vardı. Ama mini barda su vardı ve gayet güzel HD bir televizyon da duvardaydı. O yorgunlukla güzel bir uyku çektim.

3. GÜN: MİDYAT


Ertesi gün ilk işim yeni bir stepne lastik almak için aranmak oldu; Midyat’ta Good Year bayisi yokmuş. Otelden oto yıkama yeri sordum ve önerilen yere gittim. Genç bir delikanlı arabayı temizlerken sorduklarımı yanıtladı. Bana otelden burayı tavsiye eden kişi, otelin sahibiymiş ve Mardin ilinde AKP’den milletvekili adayıymış. Neden siyasi çalışma yapmadığını sorunca, 5. sıradan aday olduğu için seçilemeyeceğini bildiğini söyledi. Eski Midyat halkı Kürtler ve Süryaniler’den, Estel ise Araplar’dan oluşuyormuş. Bu halklar arasında geçimsizlik olup olmadığını sorduğumda, sözlerimi yanlış anlayıp “üç evden ikisi geçim sıkıntısı çeker” dedi. Sonra da bu üç halkın bir arada yaşama konusunda sorun yaşamadığını söyledi. Delikanlı yörede çok olduğunu bildiğim güvercin yetiştiricilerindendi. Elinde tanesini 2-3 bin dolara satabileceği birkaç güvercin olduğunu söyledi. Yandaki binanın damından boyunlarını uzatmış durmadan, ona bakan güvercinler vardı; meğer onlar cezalıymış. Sabah bütün kümeslere yem verirken o ikisi gelmemiş, şimdi çağırır yem verirse istedikleri zaman gelirlermiş; o yüzden cezalılarmış. İş bitince Mor Gabriel Manastırı’nın yolunu sordum ve yola çıktım.

Önceden internette araştırma yapıp gideceğim yerler hakkında notlar çıkardım, o yüzden nereye gideceğimi biliyordum. Şehirden çıkarken yeni yapılmakta olan büyük bir devlet yapısı gördüm. Yanında durup görüntüledim:





















Başbakanın seçim propagandası sırasında yapılacağını dilinden düşürmediği büyük şehir hastanelerinden biri, Midyat Devlet Hastanesi inşaatıydı. Bunlardan bir tane de sonraki günlerde Mardin’de gördüm.

Deyrul Umur da denen Mor Gabriel Manastırı’na vardığımda vakit öğleydi ve öğleyin kapanan manastır saat 13:30’da açılıyordu. Boşluktan yararlanarak biraz ileride, eski adı Keferbe olan Güngören köyündeki Mor Estefanos (Stefanos ya da Stefanus) Kilisesi’ni görmeye niyetlendim. Birkaç kilometre gidince yol kenarındaki kız öğrencilere sordum, köyü gösterdiler. Uzaktan bakınca tepedeki köyün yanında devasa yapısıyla kilise dikkati çekiyordu. Kilisenin önündeki köylü öğrenci topluluğu geldiğimi görünce dağıldı; burada “çocuk zulmü” görmedim.


Keferbe (Güngören)

Kilisenin 778-779’da yapıldığı sanılıyormuş. Süryaniler ve din adamları geçmiştene gibi tehditlerle karşı karşıya kalmışlarsa, dinsel yapıların hemen tümünün yüksek surlarla korunacak biçimde inşa edildiği göze çarpıyor.
Demir kapı ve yüksek duvarla korunan mezarlık bölümünden güçlükle bir mezarı görüntüleyebildim.
 Korunma duvarı mazgalı


Kilise kapalıydı, anlaşıldığına göre artık ibadete de kapalıymış. Sonradan Midyat’ta öğrendiğime göre Keferbe, eski bir Süryani köyüymüş ve 1980’lerde terk edilmiş. Daha sonra köye Kürtler yerleşmiş, cami yapmışlar, eski taş Süryani evlerinde yaşamaktalar. Gördüğüm başka çocuklara kilisenin adını sordum; biri sarı saçlıydı, bilmediğini belirtir şekilde omzunu silkti ve İstanbul’dan geldiğini söyledi. Buraya epey yabancı geliyor olmalı ki, her çocuk grubu beni “Hello” diye karşıladı. Kilisenin adını bilip bilmediklerini sordum, hiçbiri bilemedi. Üzerinde okul önlüğü olan iki kız öğrenci benimle epey ilgilendi. Onlara kilisenin adını bellettim, defterlerine yazmalarını sağladım ve bu binanın kendilerine ait olduğunu, onu benimsemeleri gerektiğini anlattım. Umarım anlamışlardır.

Bölgedeki köylerin tümünde yaz geceleri damlardaki demirden yüksek ayaklı “köşk”e benzer karyolalarda yatılıyor. Bunlar eskiden, Harran’da örneklerini gördüğüm gibi ahşaptan yapılırmış. Hziranın ilk günlerinde olmamıza rağmen onlar, maviye boyalı demir köşklerini çatılarına çıkarmışlar bile, uzaktan görüntülemeye çalıştım:

Kilisenin kapısına çıkan merdivenlerin sağ alt bölümünde birçok eski yapı kalıntısı var. Hiçbir bilgi olmadığından bunların zeytinyağı işliği olabileceğine hükmettim (!). Şaraphaneleri herhalde içeridedir diye düşündüm.


Sonra Mor Gabriel Manastırı’na doğru yola çıktım. Tepeden aşağı inerken bir hayvan sürüsüne yol vermek için epey bekledim; çobanın hiç acelesi yoktu ve yüzüme bile bakmadı. Manastırın sur duvarları gözüme, belki 1 km’yi aşacak kadar uzun göründü.


Manastır kapısında beni karşılayan görevli içeriye arabayla girebileceğimi söyleyip bariyeri kaldırdı. İç avluda başka bir görevli karşılayıp kapıdan içeri girmemi sağladı. Görevliler o kadar kibar ve olağan davranıyorlardı ki, şimdiye kadar gezdiğim bütün ören yerlerinde bu kadar rahat etmediğimi fark ettim. İçeride küçük bir grup vardı ve beni o gruba katarak gezmemi sağladı.


Anlatılanlardan en çok Aziz (Mor) Gabriel’in mezarı ve kilisenin duvarlarından birinin kenarında alçak bir musalla taşı gibi uzanan şarap sıkım küveti dikkatimi çekti. Ne yazık ki o teknenin fotoğrafı anlayamadığım bir biçimde silinmiş, küvetin kısa kenarındaki deliğin fotoğrafını koymakla yetinmek zorunda kaldım. Sanırım o fotoğraf bu ilginç teknenin yapısı hakkında fikir verebilir. Manastırın temeli İS 397’de Mor Şmuel ve Mor Şemun tarafından atılmış. Filistin ve Sina’daki manastırlardan 80-150 yıl, Yunanistan’ın Athos Dağı’ndaki ünlü manastırlardan 400 yıl daha önce kurulmuş.
Konu hakkında ayrıntılı bilgi http://www.morgabriel.org/tarihce.html sitesinde.

 Manastırın maketi


Kilisede duran üzüm ezilme teknesi daha önce mutfaktaymış, ancak bilinmeyen bir nedenle yeri değiştirilmiş. Rehberimiz bu teknede zeytin de ezilmiş olabileceğini söyledi. Üzüm suyu, kaplara baş tarafta görülen delikten akarmış:







Manastıra adını veren Aziz Gabriel sıradan insanlar gibi olmak isteyen fazlasıyla alçakgönüllü bir kişi olarak öldükten sonra insanların ayakları altına gömülmek istediğinden öbür metropolitler gibi oturarak değil, manastırın zemini altına gömülmüş. Mezarın baş tarafının açık olmasının nedeni ise ayrı bir konu. Mucize göstermiş bir azizin mezarından toprak alan “müminler”, bunu dileklerinin gerçekleşmesi için değerlendirirlermiş. Öbür yüksek düzey din adamları, yani metropolitler ve patrikler ise oturur biçimde gömülmüşler.



 Metropolitler bu duvarların
                                                      arkasına gömülmüş.
          
 Taş işçiliği örnekleri


İlk dönemlerde yapıcılarının adıyla Mor Şmuel ve Mor Şemun Manastırı olarak anılan bu dinsel yapı, Hıristiyan dünyasının ilk manastırlarından biri. Daha sonra 7. yüzyılda yaşayan ve dört ölüyü dirilten Turabdin Metropoliti Mor Gabriel adıyla anılmaya başlamış. Manastıra “rahiplerin meskeni” anlamında Dayro d’Umro adından Türkçe söylenişiyle Deyrulumur deniyor. Yakınındaki Kartmin (Yayvantepe) köyü nedeniyle Kartmin Manastırı adıyla da anılmış. Deyrulumur adıyla ilgili olarak bir de resmi ya da yarı resmi diyebileceğim bir açıklama, bir “yeniden tarih yazımı” var: Aziz Gabriel’in Arap akınlarından korunabilmek için Hz. Ömer’den korunma istediği ve onun da koruma sağladığı için Süryaniler tarafından Dayro d’Omar biçiminde adlandırılıp daha sonra bunun Deyrulumur’a dönüştüğü rivayet ediliyor. Yöredeki bütün kilise ve manastırlar gibi Deyrulumur da savaş dönemlerinde çok zarar görmüş ve terk edilmiş.
Rehber, manastırın en çok Timur istilası döneminde hasara uğradığını söyledi. Manastır 1909’da harap haldeymiş: 
http://www.morgabriel.org/images_1/eski_5.jpg

Rehberimiz günümüzde manastırda 60 kişinin yaşamakta olduğunu söyledi. 
Manastırın öbür görüntüleri aşağıda:










Manastırdan Midyat’a dönünce öğle yemeğinin ardından eski adı Süryanice Hah olan Anıtlı köyüne gitmeyi tasarladım. Araştırmam orada 6. yüzyıldan kalma Meryemana Manastırı ile birçok dinsel ve sivil mimari eserlerinin varlığını gösteriyordu. Ancak lokantada bu köye nasıl gideceğimi sorduğumda bana önce yalnız mı gideceksiniz diye sordular. Köy, Dargeçit yolundaymış ve oranın adı PKK nedeniyle pek iyi anılmazmış. Doğrusu bu öneriyi seçim öncesi eylemsizlik döneminde olunduğundan pek önemsemedim, ama yolunun yapılmakta olduğunu söylediklerinde, gözümün önünde gene arızalı ve beyaz tozlu bir yol canlandı ve bir anda gitmekten caydım.
Yeri gelmişken Turabdin ve bölgeye özgü taş işçiliğinden söz edeyim. Bölge tarihsel olarak Süryaniler’in yurdu. Coğrafi olarak Mardin-Midyat Eşiği olarak adlandırılan bu bölgenin tarihsel adı Süryanice Turabdin. “Tur” dağ, “abdin” münzeviler demek, Turabdin “Münzeviler Dağı” anlamına geliyor. Bölge, kuzeyde Hasankeyf’ten (Hesno d’Kifo) güneyde Nusaybin’e (Nsibin), doğuda Dicle (Deklath) ve Cizre’den (Gziro) batıda Mardin’e kadar uzanıyor. Eskiden Süryaniler, Hasankeyf’ten kuzeyde Diyarbakır, Harput ve Malatya’da da yaşarlarmış. Turabdin’de bir bölümü harabe halinde çok sayıda Süryani yerleşmesi, kilisesi ve manastırı yer alıyor. Süryanilerin yurdu güney sınırımızla kesintiye uğramıyor, Suriye topraklarında da devam ediyor. Burası Kuzey Mezopotamya ve bir Mezopotamya halkı olan Süryaniler yaklaşık 6500 yıldır bu topraklarda yaşamaktalar. Ancak ilk Hıristiyan halk olan Arami kökenli Süryaniler sonraki yüzyıllarda çevrelerindeki Müslüman halkların saldırılarına göğüs germek zorunda kalarak yaşamlarını sürdürmüşler. 20. yüzyıl başlarındaki soykırım düzeyine varan katliamlar ve 1980’lerdeki baskılar onların büyük ölçüde yurtdışına (özellikle İsveç’teki Uppsala kentine, Hollanda’ya) ve İstanbul’a göç etmeleriyle sonuçlanmış. Boşalan Süryani köyleri ve kasabaları, bölgenin başka yerlerinde evlerini terk etmek zorunda bırakılan Kürt köylülerin yerleşimine açılmış. http://www.suryaniler.com/suryani-tarihi.asp?id=33 adresinden Süryaniler hakkında ayrıntılı olarak bilgi edinilebilir.

Orada olduğum günlerde gazetelerde Mıhellemiler (Mhalmi) ile ilgili bir haber yayımlandı. Bu topluluk, 17. yüzyıl başlarında Müslüman Şafiiliğe geçen Ortodoks Süryaniler’in bir bölümü. Haber, Mardin’in bir köyündeki Mıhellemiler’in Michael Jackson’a gıyabi mevlit okutmalarıyla ilgiliymiş. Yazıldığına göre, Elvis Presley’in bir Mıhellemi ailesinden geldiğini, ünlü olduktan sonra ailenin arta kalanını da ABD’ye aldırdığını, öldükten sonra kızının Jackson’la evlenmesi nedeniyle bu siyahi sanatçıyı da kendilerinden saydıkları hakkındaydı. Öyle anlaşılıyor ki, Kuzey Mezopotamya’nın en eski halkı olduğu ileri sürülen Süryaniler hakkında öğrenilecek çok bilgi var. İsa’nın Aramice konuştuğunu, Hıristiyanlığı ilk kabul eden halkın Süryaniler olduğunu, bu nedenle Süryani Ortodoks Kilisesi’ne “Süryani Kadim Kilisesi” dendiğini, Süryani Patriklik merkezinin eskiden beri Turabdin’de (Deyrulzafaran’da) olduğunu ama Türkiye’nin bu Hıristiyan halka da akıl almaz haksızlıklar yapageldiği için Şam’a taşınmak zorunda kaldığını ve daha nicelerini bu gezide ayrıntısıyla öğrenince bildiklerimin ne kadar yüzeysel olduğunu anladım. Üstelik bu yörede eskiden Yezidiler (Ezidiler) ve Keldaniler de yaşıyordu. Bu halkları ne kadar tanıyoruz? Keldaniler, Katolikliği benimseyen Süryaniler. Nasturiler de 15. yüzyılda Katolikliği seçmiş ve daha çok Hakkâri yöresine yerleşmişler. 19. yüzyılda Hakkâri nüfusunun yarısını oluşturan Nasturiler 1924’te ayaklanınca üstlerine gönderilen kuvvetler karşısında Irak tarafına kaçmak zorunda kalmışlar. Türkiye’deki Keldaniler’in büyük bölümü İstanbul’da yaşamaktaysa da küçük bir bölümü Mardin ilinde bulunmakta. Mardin kentinde yakın zamanda restore edilmiş bir kiliseleri var.

Ezidiler’e gelince… Bir kaynağa göre (Mider), Türkiye’de 60-70 bin Ezidi yaşamakta; yakın zamana kadar Midyat’ta birkaç Ezidi köyü bulunmaktaymış. Kürt kökenli olan bu halktan yörede bulunan olup olmadığına dair herhangi bir bilgi edinemedim.

Bu coğrafyada Müslüman Arap ve Kürtler dışında eskiden çok sayıda Süryani, Keldani, Mıhalmi, Ezidi yaşıyormuş. Bugün ise Müslümanlar’dan başka hemen kimse kalmamış, kalmışsa bile eser miktarda… Ülke halkının çoğunluğunun ve onların temsilcisi durumundaki devletin yörede yaşayan gayrimüslimlere uyguladığı baskıyı herkesin oturup düşünmesi gerekmez mi acaba? Yok edilmekte olan bu kültürlere ait anıtlar ve çeşitli eserler dimdik ayakta duruyor olmasa, o halkların burada yaşadığı da inkâr edilecek herhalde…

Konuya ilişkin epeyce yeni sayılacak bir olay: Bir Süryani, Türkçe olan soyadını Süryanice olarak değiştirmek için mahkemeye başvuruyor. Mahkeme yurttaşın istediğini reddedince yüksek mahkemeye gidiliyor. Yüksel mahkeme “Yabancı soy ve millet adı soyad olarak alınamaz” diyen 1934 tarihli bir yasaya dayanarak istemi reddediyor. Biraz olsun insaflı olunamaz mı acaba? Bu topraklarda Süryaniler’den daha önce hangi soy yaşamış, kim “yabancı”?! Süryaniler 6000-6500 yıldır bu topraklarda yaşıyorlar. Sonradan gelip yerleşenler “yabancı” olmasın? Bu nasıl hukuk anlayışı, bu nasıl yasa? Böylece yasaların yalnızca Türk soylu (!) Müslümanlar için yapıldığı anlaşılmış olmuyor mu?

Turabdin’de binalar yöreye özgü kolay işlenen taşlardan yapılıyor. Kalker kökenli bu taşlara kâh “katori”, kâh sarı rengi nedeniyle “safran” deniyor. Kolay işlenme özelliği, yapı taşlarının değişik motiflerle süslenmesi olanağı da sağlıyor.

Anıtlı’ya gitmekten cayınca Eski Midyat’taki birkaç önemli yapıyı görüntüleyip otelime dönerek dinlenmeyi planladım. Çarşıdan görülen kilise yapısına doğru gittiğimde gene kalabalık bir çocuk topluluğunca karşılandım ve anında sinirlerim felç oldu. Her kafadan bir ses çıkıyordu ve anında bu planımdan da caydım. Yalnız gelmişken hiç olmazsa bir fotoğraf çekmeden gidemezdim. Çocuklar top istiyordu; kilise kapalı dediler, “Devlet Konukevi” denen binaya götürmek istediler. Böyle üstüme üşüşünce gerçekten paralize oluyordum, kendimi Hindistan ya da Pakistan’ın yoksul bir kırsal kesiminde çekilen bir İngiliz yahut Amerikan filminin setindeymiş gibi hissediyordum. Ertesi gün Mardin’e gideceğimden bugün Midyat gezimi ve buradan yapmak istediğim alışverişi bitirmeliydim.
En çok konuşan, lider davranışlı bir çocuğun sorumluluğunda yandaki bakkaldan bir top alarak o çocuk vartasını atlattım. Kilise kapalıymış, bir fotoğraf çekip kasabanın en çocuksuz olabilecek alışveriş merkezine doğru uzaklaştım

 Mor Şimun Kilisesi
 
Çarşıda vitrinlerde yazanları okuyarak telkari ürünü satan bir dükkâna bodoslamadan girdim. Bu tür esnafın yabancıya dil döken konuşkan halini bildiğimden almak istediğim ürünlerin fiyatları hakkında biraz bilgi edindim. Aradığım ürünler o dükkânda yoktu. Adamın tarifine uyarak kuyumcular sokağını buldum. Süryanilerin işlettiğini tahmin ettiğim ilk dükkâna girdim; tahminimde yanılmamışım. Epey bir ürün karıştırdıktan sonra hayatımdaki en önemli iki kadına ve iki kadın arkadaşımıza mütevazı bazı hediyelik eşya aldım. Sonra sözü ünlü Süryani şarabına getirdim. Tam yerine geldiğimi söylediler. Meğer yandaki dükkân Midyat’taki tek şarap fabrikasının sahibi olan kişiye aitmiş, istersem orada tadarak da şarap alabilirmişim. Beni oraya götürdüler.
Vitrinde ve içeride birçok telkari ürün örneği vardı. Dükkân sahibi sempatik ve konuşkan bir kişiydi. Büyük uğraşlardan sonra bir şarap fabrikası kurmayı başardığını, bu uğurda çok bedel ödediğini anlattı. Adı Yuhanna Aktaş’tı bu kişinin. Aynı zamanda Midyat Süryani Kültür Derneği’nin ikinci başkanıymış. Şarap fabrikasının kuruluşu mücadelesi sırasında değişik nedenlerle kesilen cezalar yüzünden 190.000 lira ödemek zorunda kaldığını söyledi. Şarap yapımında hangi üzümleri kullandıklarını sorduğumda, kırmızı şarapta boğazkere ve öküzgözünü kullandıklarını belirtti. Bu üzümlerin Elazığ ve Diyarbakır’da yetiştirildiğini söylediğimde, “onları bizden aldılar” diye itiraz etti. Süryani Ortodoks Patrikliği'nin Antakya'dan sonra Malatya ve Diyarbakır'da uzun yıllar kaldığı düşünülürse, bu üzüm çeşitlerinin ve onlardan elde edilen şarabın tarihi de anlaşılır. Meğer Tekel, şarap fabrikasını Elazığ’da kurunca, o yöredeki eski öküzgözü ve boğazkere bağları geliştirilerek üretim yapılmış. Beyaz şarabı mezruna ve kerkuş üzümlerinden üretiyorlarmış.
Şarabın markası Süryanice, Shiluh (Şiluh), Türkçe “barış” anlamına geliyormuş. Markanın altına da “Süryani Şarabı” ibaresi eklenmiş (http://www.suryanisarabi.com/tr.html).

Daha sonra şaraplarının organik olduğunu, bağlarda kimyasal gübre kullanılmadığı gibi şaraba da koruyucu olarak kükürt dioksit eklenmediğini söyledi. Bununla ilgili olarak, Ege kentlerinden birinde düzenlenen şarap sempozyumunda başından geçenleri anlattı. Sempozyumda kükürt kullanmadığını söyleyince bazı üreticiler buna inanmamış. Bunun üzerine söz alan üniversite öğretim üyeleri, bazı özel topraklarda yetişen üzümlerin koruyucuya ihtiyaç duymayabileceğini söyleyince, Yuhanna Bey şarabın binlerce yıl önce ilk kez bugün yaşadığı topraklarda üretildiğini, o zaman kükürtün bilinmediğini anlatmış, bunun üzerine hocalar ve üreticiler öylece kala kalmışlar. Ben de eski dünyada Roma ve İskenderiye’de en pahalı şarabın Knidos şarabı olduğunu, kükürtün bilinmediği o çağda amforalara doldurulup ağzının balmumuyla kapatıldığını, bozulduğuna dair tarihsel kayıt olmadığını söyledim.
Midyat’ta hiç içkili lokantaya rastlamadığımı söyleyince, “rastlayamazsınız, çünkü yok” dedi; 40-50 yıl önce 10’dan fazla meyhane varmış. Yakında kendisinin bir içkili lokanta açacağını söyledi. Dilerim başarılı olur.
Uzun sohbetimiz sırasında söz Midyat’taki etnik yapıya geldi, Araplar Kürtler ve Süryaniler arasında anlaşmazlıklar olup olmadığını sordum. “Olmaz mı” dedi. Hangi konuda olduğunu sorunca, birinci sorunun din olduğunu söyledi. Bunun ne anlama geldiğini anlatırken, eski bir Müslüman arkadaşının bir gün yarı şaka olarak kendisine “Şimdi seni öldürsem ‘Seyit’ mertebesine yükselirim” dediğini belirtti. O an, Müslüman bir aileden geliyor olmaktan çok utandığımı hissettim. Birkaç şişe şarap satın alıp ayrıldım.

Sonraki günlerde internette araştırma yaparken, Midyat sokaklarında benim gibi gezerek Süryani şarabı arayan birinin başından geçenleri okuyunca asıl sorunun nereden kaynaklandığını kavradım. Süryani şarabı arayan adamı izbe bir işyerine götürmüşler, satıcı pis bir bidondan bir rakı şişesine şarap doldururken, bulundukları sokaktaki kepenkleri inik bütün dükkânlarda 1980’lere kadar şarap satıldığını ama kapandığını söylemiş. 1980’lerde devlet desteğinde ortaya çıkıp bölgede karanlık işler yürüten Hizbullah bu dükkânları kâh tehditle, kâh kurşunlayarak kapattırmış. Bu dinsel baskı sonucu yaşamın büyük ölçüde biçim değiştirmesi durumuna Fırat’ın doğusundaki bütün kentlerde rastladım.

Estel’de otel olarak düzenlenmiş olan Kasrı Nehroz güzel bir bina. Binanın geçmişini araştırırken de ilginç bir hikâyeyle karşılaştım. Dicle Üniversitesi Antropoloji Bölüm Başkanı Dr. Abdürrahim Özmen’den aldığım bilgiye göre, 1700’lerde Midyat’ta yaşayan Süryaniler, Cizre tarafından gelen bazı Müslüman toplulukların saldırılarından korunmak için kentin dışında göçebe hayvancılıkla uğraşan Kürt aşiretlerinden Nehrozlar’a kendilerini korumaları için öneride bulunmuşlar. Nehrozlar’ın bir bölümü bunu kabul edip gelmiş, buna karşılık Süryani cemaati onlara Estel’de eski bir kiliseye ait binaları vermiş. Bina, tahminen 5. yüzyıldan kalma Mor Şimun Kilisesi’ymiş ve Nehrozlar’a verilmeden önce manastır olarak kullanılmaktaymış. O güne kadar Midyat’ta Müslüman olarak yalnızca yeni cemaat oluşturmuş küçük bir Mıhellemi topluluğu yaşamaktaymış. Nehrozlar, kuşaktan kuşağa geçen bu binaları onararak ve ekler yaparak bir kasra dönüştürmüş, bu binalarda yaşamış. Yakın zamanda da bu binalar yeniden düzenlenerek otel olarak değerlendirilmiş.

4. GÜN: MARDİN

Mardin’e doğru yola çıkıyorum. Otelden yolu öğrendikten sonra yavaş yavaş kentten ayrılırken gene o hastane inşaatının yanından geçtim. Çevrede bağlar dikkati çekiyor, bazı yerlerde de zeytinlikler göze çarpıyor. Ekili araziler az, yörede yüzey şekilleri erozyona da bağlı olarak sanki tarıma pek elverişli görünmüyor. Zeytinlikler yaygın olduğuna göre Akdeniz iklimi zayıf da olsa buraya kadar etkisini gösteriyor demektir. Zaten kışlar burada Doğu Anadolu’daki kadar sert geçmez.

Yol kenarlarındaki yüksek noktalarda üstü çevreden derlenmiş çalılarla örtülü, bağlarda ve bostanlarda yazın kalınan derme çatma kulübelere benzeyen yapılar dikkatimi çekiyor. Şenköy-Anıttepe bölgesinde biraz yavaşlayıp kulübelerden birine dikkatle baktığımda bunların ön taraflarında bazı namlular ve askerler gördüm. Hatta bir yerde böyle bir kulübenin bulunduğu tepeciğin hemen altındaki yolun karşısında bulunan gene onun gibi derme çatma bir kulübede faaliyet gösteren büfe ile bakkal arası bir dükkândan çıkan bir askerin koşarak yolun karşısına geçtiğini gördüm. Ömerli’ye yaklaşırken uzakta iki tane tuhaf araç yol kenarına park etti, sonra biri yeniden hareket etti, askeri bir araçtı, yavaşça solladım. Güney Afrika’da ırkçı yönetim döneminde siyahların üstüne saldıklarını gördüğüm araçlardandı. Büyükçe zırhlı bir cip, üstünde döner yuvalı ve çelik siperlikli makineli tüfeği var… Ömerli’den önce ve sora o araçlardan ve o kulübelerden bazı başkalarına da rastladım. Şansımı zorlayıp fotoğraflarını çekmeye kalkmadım.

Ömerli’de ve Yeşilli’de sığır sahipleri, yerleşim merkezi geçişindeki refujların üstünde büyümüş otlarla hayvanlarına ziyafet çekiyorlardı. Hayvanları yoldan geçirip oraya çıkarmak, sonra gene indirmek ve götürmek büyük cesaret doğrusu, çünkü yolda çok ciddi kamyon ve tır trafiği var.

Mardin’e yaklaşırken Deyrulzafaran tabelasını görünce, hemen anayoldan çıktım. Manastırın görkemli bir görünüşü var, ama Mor Gabriel Manastırından daha küçük. Buraya doğrudan manastır kapısından girilmiyor. Kapının önündeki park yerinde arabamı bıraktıktan sonra yan kapıdan güzel düzenlenmiş kafe ile kantin karışımı, hem açık hem kapalı mekânı bulunan bir bölüme girdim.


Benden az önce bir gezi grubu gelmiş, kendilerini güneşten koruyan şemsiyelerin altında yiyip içiyor, fakat durmadan konuşuyorlardı. Çoğu yaşlı insanlardan oluşan bu gevezeler topluluğuna katılarak manastırı gezecektim, önceki grubun gezisinin bitip çıkmalarını bekliyordum. Bu arada gürültüden uzaklaşıp manastırın bahçesini seyrettim, bahçıvanlar çalışıyordu. Bu manastırın bahçesi Mor Gabriel Manastırı'nın bahçesinden daha bakımlı ve daha güzeldi.

Manastır girişi aşağıdaki kafenin önünde, geveze kalabalık kafenin şemsiyeleri altında oturuyor. 






Kafenin esintili serin koridorları büyük fotoğraf tablolarıyla süslüydü. Bunlardan birkaçını görüntüledim. Mardin’in görüntüsünü o açıdan göremeyeceğimi düşünerek bu tablolardan birini tam kadrajlayarak fotoğrafını çektim.

Sonra yüksekçe bir yere konumlandırılmış veznede yazar kasa fişi karşılığı 5’er lira ödeyerek içeriye alındık. Güvenlik görevlisi yüksek sesle, alınan bu paralarınmanastırın onarımı ve bakımında kullanıldığını söyledi.
Tekrar yukarıdan bahçeyi gördüm, çok bakımlı bir bağlık ve zeytinlikti. Zeytinler çok sağlıklı görünüyordu. Manastırın içindeki bir bahçede de birkaç zeytin ağacı ve tümüyle çiçeklenmiş bir zakkum vardı.



Manastırın içinde iki kilise vardı, bunlardan biri Meryemana adını taşıyordu. Bu manastırda üç konu dikkatimi çekti. İlki, benim yalnızca Karadeniz Bölgesi’nin içbatı bölümünde, Safranbolu ve çevresindeki yörelerde yetiştiğini sandığım safran, bu manastırın yapıldığı dönemde burada da hüdainabit olarak yetişmesiydi. Bu nedenle manastıra Deyrulzafaran adı verilmiş. Daha çok sarıya bakan katori taşının görüntüsü nedeniyle bu adın verildiğini düşünmüştüm. 





İkincisi, manastırın üzerine yapıldığı güneş tapınağı! Tapınağın tavanı her biri (aklımda yanlış kalmadıysa) 3 tonluk kirişler halinde kesilmiş kaya bloklarından oluşuyor. İlginç yönü ise, bu kirişlerin hiçbir birleştirici malzeme kullanılmadan bindirme tekniğiyle yan yana dizilip birbirini tutacak şekilde yerleştirilmiş olması. İsa’nın doğumundan çok önce yapıldığı ve aradan geçen yıllar ve depremler göz önüne alınınca ‘ilginç’ sözcüğü yetersiz kalıyor.


Üçüncüsü ise 19. yüzyılda manastırda bir matbaa bulunması! Bu matbaa makinesinin bir bölümü manastırda sergileniyor. Rehberin söylediğine göre mütarekeden sonraki yıllarda halkı işgale karşı bilinçlendirmek için düzenlenen bazı cerideler bu matbaada basılmış.


Bütün bunların üzerinde en ilgi çekici olan ise, Deyrulzafaran’daki Kadim Süryani Kilisesi Patrikliği’nin bu topraklara “sığamayıp” 1932’de Suriye’nin Humus kentine, 1959’da da Şam’a taşınmış olmasıdır. Deyrulzafaran Manastırı, 1293’ten beri Süryani Patrikliği’nin merkeziydi, şimdi metropolitliktir. Manastır hakkındaki ayrıntılı bilgi ve görüntüler http://www.deyrulzafaran.org/ sitesindedir.

Turabdin, binyıllardan beri Süryaniler’in yurduyken, şimdi anayasa mahkemesinin de kararıyla “yabancı”ya dönüşmüşler. Yapılan kadastro çalışmaları sırasında tapusuz araziler içindeki Mor Gabriel Manastırı arazilerinin bir bölümü çevre köylerdeki bazı insanların beyanları doğru kabul edilerek cemaatin elinden alınmış. Hıristiyanlık öğretisi merkezi olması nedeniyle bazıları sorunu öğretim birliği yasasına aykırılığa kadar götürmüş. Metropolitlik yasal mücadeleyi sürdürüyormuş. Bu konuyu çözüme kavuşturmak için başbakanla görüşmek için Şam’dan gelen patriğe, manastırın alınan arazilerini 99 yıllığına kiralamaları önerilmiş. İnsanların binlerce yıllık toprağını kendilerine kiralamaya kalkan bir “hukuk devleti”! Pes yani…
Manastırda çektiğim öbür fotoğraflardan bence görülmeye değer olanlar:











Patrik tahtı

 
Bu manastırda sürekli olarak 40 kişi yaşamaktaymış, oysa Mor Gabriel Manastırı’nın nüfusu 60’tı. Manastırın avlusunda eskiden yaygın olarak kullanılmış tarım araç ve gereçleri sergileniyor.



Manastırdan çıkınca otele gitmeden Mardin Kalesi’ni gezmeyi tasarlamıştım. Eski kente varırken “Eski Kale” levhası görüp sağa saptım. Mahalle içinde bir adama yol sordum. Sonra vardığım kavşakta gene bir çocuk topluluğu, gene çocuk zulmü… Bu kez 1 lira vererek kurtulup, oradan sıvıştım!
Mardin kenti iki bölümden oluşuyor. Bir tür kireçtaşı kütlesinden oluşan irice bir tepenin sırt ve yamaçlarındaki eski şehir, tepenin ardındaki platoda yer alan Yenişehir. Eski şehre girip kaleye nasıl çıkabileceğimi araştırdım. Google’ın haritasında kaleye tepeyi çepeçevre dönerek çıkan bir yol görünüyordu. Çıkabileceğim kadar çıkıp yol sordum. Meğer kalenin yer aldığı tepedeki radar üssünde askerler bulunuyormuş ve bu nedenle oraya arabayla çıkmak yasakmış. Ama belli bir yerden sonra yürüyerek çıkılabilir askerler izin verirse kale gezilebilirmiş. İnsanın kendi ülkesini gezerken neredeyse her adımda karşılaştığı haksızlıklar ve saçmalıklar sinir hastası olmaya yeter de artan bölümüyle kalp krizi geçirilebilir. Modası geçmiş yöntemlerle Suriye’yi dinleyen askerler, “dünya kültür mirası” kentin başlıca tarihi ve turistik değerine el koymuş durumda ve kimsenin sesi çıkmıyor!

Bu sinirle beni, otel yatağı paklar diye Yenişehir’e yollandım. Bilen Otel’i Midyat’taki Demirdağ Oteli’nden tavsiye etmişlerdi ve arayıp yer ayırtmıştım. Midyat’taki otelde olduğu gibi burada da 13 numaralı bir oda verdiler. Demirdağ Oteli’nin sahibi olan kişiye uğursuz olarak düşünüldüğünden birçok yerde bu numaranın atlandığını, bunun özellikle 13. havarinin İsa’ya ihanet ettiği söylendiğinden Hıristiyanlar tarafından ciddiye alındığını anlattım ama anlamamıştı. Burada yeniden anlatmaya teşebbüs bile etmedim. Yenilenmiş temiz bir oteldi.
Biraz dinlendikten sonra yemeğe çıktım. Oradan da arabanın stepnesi için lastik almaya gittim. Küçük sanayi sitesi kente çok uzak, Kızıltepe yolunda İstasyon yöresinde. Yolu güzel ama, burada çöl denen ovaya inerken iki tane çok tehlikeli keskin virajı var, 1. ve 2. viraj diyorlar. Sanayide Good Year bayisini bulmak ve sahibiyle anlaşmak zor oldu. Adam lastikçilikten bıkmış, kapatacakmış, tek lastik satmak istemiyor, ben ikinci lastiği ne yapayım… Neyse, bir Fulda lastik aldım, Mardin’de azot basan kimse olmadığından mecburen hava bastırdım. Memlekete dönünce, o lastiğin bayinin söylediği gibi Fulda olmadığını, Kore malı çakma bir lastik olduğunu öğrendim.
İstasyon demişken: karayolları bu denli gelişmeden Nusaybin demiryolundan Şenyurt’ta ayrılan bir hat Mardin’i ülke demiryolu ağına bağlardı. Bu tür aykırı hatlı istasyon ülkenin birçok yerine yapılmıştı. Ancak karayollarıyla rekabet edemeyen demiryolları son yıllarda birçok istasyon gibi bu “İstasyon”u da kapatmış olacak ki, artık Mardin’e tren gelmiyormuş.
Otele döndüm, akşam yemeğini ceviz-kayısı-viskiyle geçiştirdim. Yorulmuşum, sabah 9’a kadar uyanmadım.

5. GÜN

Gezilecek yeri aratıp bulmak için pösteki saymak ve çocuk zulmüyle uğraşmaktansa bir gün taksiyle gezmeye karar verdim. Kahvaltıdan sonra resepsiyona bir taksiye ihtiyacım olduğunu söyledim. Güler yüzlü genç biri geldi, pazarlık etmedi, ‘taksimetre neyse o’ dedi, kabul ettim, adı Cesur’muş.
Kasımiye ve Zinciriye medreseleri, Ulucami ve kent müzesini gezmek istiyordum. Kasımiye Medresesi’ne vardık; taç kapısı zaman içinde tahrip olmuş ve kötü bir onarım geçirmiş. Medresiyi Akkoyunlu Kasım Padişah 15. yüzyılda yaptırmış. İçinde 12. ve 13. yüzyıllarda yaşamış Cizreli el Cezeri’nin Filli Su Saati’nin bir örneği sergileniyor.


Su saatini fotoğrafını çektim ki, makinenin pili bitti. Haydi, yeniden taksiye binip yokuşu çıkıp bir dükkândan pil aldık, döndük. Medresede bekçi yok, kapı altında bir gölgelikte iki polis oturuyor (!).
Nedense su saati ile el Zahravi’nin kullandığı belirtilen eski tıp aletlerinin sergilendiği raflar plastik örtülerle sıkıca örtülü, yer yer açıktı.






Medresenin sebil bölümü ve önündeki havuz ilgi çekici. Sebil ve havuzun ortaçağın hayat görüşlerine göre bazı anlamlar taşıdığı söyleniyor. Bu konuda http://www.360tr.com/47_mardin/kasimiye/ sitesinde bilgi var. 


 
Bu tarihi yapı da yenilendiği ya da restorasyon geçirdiğine göre tabii bazı abuklukları burada da görmek mümkün. İkinci kat koridorlarının kemerli açıklıklarının önündeki korkuluklarda cam türü malzemeler kullanılmış. Eski fotoğraflarda bu korkulukların yapıya daha uygun olan ahşap parmaklık biçiminde olduğu görülüyor.
Süslü cam korkuluklar yukarıda
Kim bilir orada neler görebileceğim endişesiyle Zinciriye Medresesi’ne yollandık. Medrese, Mardin Ulucamisi’nden biraz daha yüksekte yer alıyor. Çok güzel bir taç kapısı var. Kapının iki yanı 14. ve 15. yüzyıl taş işçiliğinin gözalıcı örnekleriyle süslü. Ancak giriş kapısının üzerinde ciddi bir çatlak gözüme çarptı.
 
Medreseyi Artuklu Üniversitesi’ne vermişler, kapıda üniversitenin güvenlik görevlileri karşıladı, küçük bir ücret alıyorlarmış, durumum uygun değilse almayabilirlermiş… Öyle cahil, kibar ve iyi niyetliler ki, halbuki oraya taksiyle geldiğimi ve yanımda rehber olduğunu gördüler.

Medreseyi 14. yüzyılda Artuklu hükümdarı Sultan İsa yaptırmış. Bu nedenle Sultan İsa, ya da İsa Bey adıyla anılıyor. İsa Bey, Timur’la iki kez savaşmış, sonuncusunda esir düşmüş ve buraya kapatılmış. Medresenin alt tarafındaki ulucaminin bugün olmayan ikinci minaresi Timur işgali döneminde tahrip olmuş. Eskiden iki minare arasında asılı olan zincir, bu olaydan, yani İsa Bey'in hapsedilmesinden sonra medresenin iki kubbesi arasına asılınca Zinciriye adıyla anılır olmuş.




    
Koridorun solunda halı kaplı cami, yahut namazgâh var.


Daha ileride sağda İsa Bey’in türbesi olan bölüm yer alıyor. Üniversite, türbenin karşısındaki odayı konservatuvarın meşkhanesi yapmış, yapmakla kalmamış, yerleri halı kaplayıp kapısının yanına da bir ayakkabılık yerleştirmiş.

 
Yani ayakkabıları çıkarmadan girilmiyor. Ya ayakkabını çıkaracaksın, ya da def olup gideceksin. Allahtan daha önce minarenin ardındaki ova ile arka taraftaki kale görüntüsünü seyredip görüntülemiştim. Tabii ikinci şıkkı işaretleyip, çıktım.
Ulucami restorasyonda olduğundan kapalıymış, müzeye yöneldik. Cesur park etti, ben merdivenleri çıkıp arkeoloji bölümüne daldım. Ama önceden çevreme bakındığımda Meryemana Kilisesi gözüme çarptı. Acaba müze binası kilisenin yanındaki manastır yahut dinsel bir yapı mıydı? Müze binasının dış görünüşü çok güzel, sütunlar ve sütun başlıklarındaki işlemeler müthiş… Meğer bu sanat eseri bina 19. yüzyılda dönemin Süryani patriği tarafından patrikhane olarak yaptırılmış, daha sonra değişik amaçlarla kullanılmış. Şimdi ise artık müze.



İçeride tarih öncesi dönemlerden Selçuklu ve Artuklu dönemlerine kadar değişik buluntular sergileniyor. Asur tablet ve mühürleri, Hasankeyf seramikleri çok ilgimi çekti.
Fazla bilinmeyen Girnevaz önemli, fotoğraf biraz büyütülürse bilgiler rahatça okunuyor.


 Asurlar temiz insanlarmış...

 Ticarette çok ileri gitmişler 


 Bütün Anadolu'da ticaret yapmışlar, bu mühürlerden Marmara'nın güneyindeki Manyas Gölü kıyısında bile bulunmuş.



 Kadeh herhalde şarap icat edildikten sonrasına aittir (!)

 Tekerleğe dikkat (Resimleri büyüterek açıklamaları okumak gerekiyor)

Ana tanrıça heykelinin muhtemel yapılış tarihi çok ilginç 

                                    



Vitrinin önünde kendimi de görüntülemişim. 





Tarih öncesi ve ilkçağdan kalmış taş kabartmalarının etnografya bölümünde sergilenmesi de ayrı bir garabet; güya avcılık, toplayıcılık ve tarım faaliyetleriyle etnografyanın ilişkisi kurulmaya çalışılmış…

Stellerdeki kabartmalar çok ilginç, hele sol alttaki hayvanın boynundaki nazarlık yahut çıngırak çok ilgimi çekti.



Merkebin üstündeki adamın salladığı sopanın hedefinde acaba hemen yukarıdaki keçi var mı?

Burada da saçma bir durumla karşılaştım. Mardin yöresinde olmaması gereken Urartu eserlerinin sergilenmesi anlaşılacak gibi değil. Eserlerin açıklamasına Urartular'ın bu toprakları ele geçirdiğina dair bir bilgi de yok. Oysa Urartular ile Asurlar'ın çok çekiştiği, güçlendikleri dönemde, sanırım İÖ 9. yüzyılda Urartular'ın Kuzey Mezopotamya'yı bir süre için işgal ettiği Babil'e kadar indikleri bilinir. Bu eserler herhalde Van'dan getirilmeyip, sözünü ettiğim dönemde bu toprakları ele geçirdiklerinde bıraktıkları eşyalardan olmalı...





Müzenin etnoğrafya bölümündeki belli başlı objelerden bazı görüntüler:




 




Müzeden çıktığımda bu güzel binaya son kez saygıyla baktım:



Bu güzel yapının yerinde ve doğru biçimde değerlendirildiğini sorgulamak gerekir diye düşündüm. Bu kadar fazla etnik kültürün ve zengin tarihin bulunduğu bölgede böyle bir binanın köklerinden koparılması doğru olmamış. En azından müzenin giriş bölümünde, mümkün olduğunca görsel malzemeyle desteklenerek binanın tarihi anlatılabilirdi. Araştırma yapmasam ben bile bu yapının geçmişini öğrenemeyecektim. Belki öğrenemediğim başka ne ilginç öyküleri vardır.
Çıkıştaki geniş ve yüksek verandadan aşağı bakınca hem Mardin'in şehir meydanı, hem de arkadan göz alabildiğine Suriye'ye doğru uzanan ova görünüyor:


Müze çıkışında Cesur, Deyrulzafaran’a ve Dara Kenti’ne gitmeyi teklif etti. Deyrulzafaran’a gittiğimi, diğerini de gelecek Mardin seferime bırakacağımı, yorgun olduğumu, otele dönmek istediğimi söyledim. Bu taksili gezi bana 50 liraya patladı ki, zaten bu kadar harcamayı düşünmüştüm. Güzel bir yemek yedikten sonra otelde dinlenmeye çekildim.

Otelin adı internetteki sitelerinde ve broşürlerinde yazdığı gibi Bilen değil Bilem’miş. Resepsiyona Urfa’da kendi ayarlarında tavsiye edebilecekleri bir otel olup olmadığını sordum; Urfa’da çalıştıkları bir otel olmadığını söylediler. O zaman iş başa düştü… Odama çıkar çıkmaz internetten araştırma yapıp, Arte Otel’de karar kıldım, telefon edip rezervasyon yaptırdım. Bilem Otel temiz ve iyi bir oteldi, ailece kalınabilecek niteliklere sahip, Arte’nin de öyle olmasını ummak istiyorum.

6. GÜN: URFA, YAHUT ŞANLIURFA

Sabahleyin kahvaltıdan sonra hesabı istedim ve iki gün için 120 lira ödedim. Yola çıkıp gene o keskin virajlı yola girip Kızıltepe’ye yöneldim. Kızıltepe, önceden ansiklopedik bilgilerimden aklımda kaldığına göre, hem nüfus, hem alan olarak Mardin’den büyük bir kent. Ama kentten çok büyükçe bir kasaba gibi görünüyor.

Kızıltepe ile Viranşehir arasında göz alabildiğine düzlükler uzanıyor. Araba kullanırken aklıma bu ovaların terazi ayarı yapmak için çok elverişli olduğu geldi. Terazi ovanın neresine konursa konsun sonuç herhalde aynı olurdu. Çiftlikler ya da köyler yoldan epeyce uzakta. Ovadan biraz yüksekçe yerlerde bir su kulesi ve çevresindeki evler görülüyor. Birinin fotoğrafını çektim. Kuzeyde Karacadağ’ın siluetini aradım ama uzaklıktan ya da buharlaşmanın yoğunluğundan olsa gerek göremedim. Anlaşılan bu ilkbahar epeyce yağışlı geçmiş ki, bazı çukurluklarda su birikintileri görülüyor. Ekinler genellikle biçilmiş, tarlalar saman balyalarıyla dolu. Bazı tarlalar ise biçerdöverlerini bekliyor.


Viranşehir büyük bir kent. Havanın sıcaklığından olsa gerek, kent geçişindeki refüjlerdeki çimenlikler yatıp uyumuş adamlarda doluydu. Bu kadar yoğun bir trafiğin gürültüsünde uyuyabilmek de buralılara mahsus bir maharet herhalde.

Viranşehir’e kadar her yanı kaplayan tahıl tarlaları, daha sonra seyrekleşmeye ve zeytinlikler ve fıstıklıklar sıklaşmaya başladı. Bunlar, Fırat Vadisi’ne yaklaşmakta olduğumun emareleriydi. Şanlıurfa varoşlarında yakıt almak için bir PO istasyonuna girdim, bir de soğuk şişe suyu alayım dedim, yokmuş. Yani istasyondaki markette yalnızca yağ satılıyor, bu kadar sıcak bir yerde soğutucu ve şişe suyu yok! Çok sinirlenip bağırıp çağırmaya başladım, şikâyet edeceğimi söyleyince pompacı, “İyi edersin” dedi. İstasyondan çıkıp kente doğru giderken sağda “Göbeklitepe” tabelasını gördüm ve hemen o yana yöneldim. Otoyolun üzerindeki köprüden geçip yola devam ettim, bozuk asfalt yol bitti ve kayalık arazideki toprak yol başladı. Yol açmak için kayaları kesmişler ama olmamış, zor bir yol.

Bir turist otobüsü ve birkaç otomobilin bulunduğu yerde park edip ören yerine girdim. Çitin dışında iki deve var, neden acaba? Sonradan gördüğüm geçen yıl çekilmiş fotoğraflara bakarken o develer gene vardı. Kazı evi yahut bekçi barınağı olabilecek bir konteynırın önündeki çardakta birkaç kişi oturuyordu. Biri bana yandan gitmem gerektiği konusunda seslendi, yoksa ben doğrudan tepeye tırmanacaktım. Böyle yerlerde akciğerlerimi test ediyorum, şimdiye kadar bir tıkanıklık yaşamadım.



İlk kez tarih öncesine ait bir ören yeri gezmekteydim. Kazanlar çevredeki buluntuların başına yağmur ve güneşten etkilenmeyen açıklama tabelaları yerleştirmişler, iyi olmuş. Tepenin doğuya ve güneye bakan bölümlerinde yapılan kazıda “T” biçiminde yontulmuş dikili taşlar ortaya çıkarılmış. Bu dikili taşlardan çoğunun her yanı düz, ama bazılarında çok ilginç kabartmalar var. Ama seyir terasları bu taşlara öyle uzak ki, kabartmaları çıplak gözle, hele benim bozuk gözlerimle görebilmek çok zor. Net olarak altlı üstlü bir sığır ve devekuşuna benzer şekilleri görebildim. Bir başka taştaki şekil ise bir kuştu, herhalde leylekti. Kabartmaların şekilleri görebildiğim kadarıyla çok ustaca resmedilmişti; bu, hayret verici bir durum. http://gobeklitepe.info/tr/index.html sitesini incelediğimde uzaktan göremediğim bir aslan heykelciğinin de bulunduğunu gördüm. Sitede Göbeklitepe, dünyanın bilinen ilk tapınağı olarak tanıtılıyor. Orada benim görüntülediklerimden daha çok görsel malzeme var. Göbeklitepe hakkında iki önemli makale de National Geographic Türkiye’nin (NGT) haziran sayısında yayımlandı. Dergideki makalelerden Hilvan’ın Kantara köyündeki Nevali Çori kazılarını ve bu kazılarda ele geçen buluntuların ne kadar değerli olduğunu, bununla birlikte bu önemli arkeolojik alanın Atatürk Baraj Gölü sularının altında kaldığını öğrendim. “Dünyanın bilinen ilk heykeli” olarak nitelenen erkek heykeli ise Balıklı Göl’ün yanında yapılan yol genişletme çalışmaları sırasında bulunmuş. Dergiden öğrendiğim bir başka şey de, Göbeklitepe’deki “T” biçimli dikmelerin birer insanı temsil ediyor olmasıdır. Daireler biçiminde inşa edilen bu tapınakların bir özelliği de, bilinmeyen bir nedenle kısa süre sonra molozla doldurulması ve yakınında daire biçimli başka bir kutsal tapınak kurulmasıdır.  






Tam tepede bir ağaç var, muhtemelen menengiç; çevresi alçak taş bir duvarla çevrili. Tepedeki bu alanda iki üç tane düzensiz taşlarla örtülü mezar bulunmakta, ne mezar taşı ne bir işaret var… Tepenin kuzey yamacı bir zeytin bahçesiyle kaplı. Zeytinler düzenli ve çok sağlıklı görünüyor, altları sürülmüş.



Şanlıurfa kent merkezine girince Harran levhalarını izleyip güneye yöneldim. Harran yolunu bulmak için levhaları karıştırmamak lazım, çünkü bazılarında Harran Üniversitesi yazıyor.
Harran’a, Şanlıurfa’dan Akçakale’ye, Suriye sınırına giden yolu izleyerek ulaşılıyor. Yol dümdüz. Bir yerden sola dönülerek Harran’a varılıyor. Turistlere yönelik yön tabelaları yetersiz. Eski kent kalıntılarını ve konik kubbeli evleri görebilmek için yola girmiştim ki, arkadaki yoldan bir araç kornayla yanlış yolda olduğumu, kendisini takip etmem gerektiğini bildirdi. O otomobili takip ettiğimde konik yapılardan oluşan bir kompleksin önüne geldim. Arabadan indiğimde otomobiliyle bana yol gösteren genç, kendisinin eve gittiğini, yanındaki delikanlıyı göstererek onun bana yardımcı olacağını söyledi. Kubbeli yapılardan oluşan binaların duvarla çevrili avlusuna girince soldaki çardağın altına çay içmeye buyur edildim. Burada güzel bir çay içtim. Otururken yan masada aralarında Arapça konuşanlardan uzun boylu ve gözlüklü olan biri kefiyeli ve maşlahlı Arap kıyafeti giymişti.
Çaylar bitince delikanlıyla kalkıp kubbeli yapılardan oluşan binaya girdik. Meğer o kubbeli yapılar evin birer odasıymış. O ev bir sergi olarak düzenlenerek turistlerin ziyaretine açılmış. http://www.harrankulturevi.net/sitesinden öğrendiğime göre burası Harran Kültürevi olarak işletilmekteymiş,işletmecisi de Ali Kızıl’mış.


















İçeride aşağıdan kubbelerin içine bakıldığında nasıl yapıldığı hakkında fikir sahibi olunabiliyor. Kubbe, binanın çatısından başlayarak düzgün taşların birbiri üstüne bindirilerek koni biçiminde ustalıklı biçimde örülmesiyle oluşmuş. En üst bölümü açık. Dışarıdan çamurla sıvanmış olan kubbenin iç bölümünde sıva kullanılmamış. Bina duvarları kerpiç. Ne yazık ki, kubbelerden birinin alttan görünümünü fotoğraflayamadım. Delikanlı her odayı tek tek tanıttı. Odalardan biri de gelin odası olarak düzenlenmiş; yatağın üstüne bir gelinlik serili duruyor.






Oradan çıkınca telle çevrili eski kent kalıntılarının bulunduğu alana gittik. Orta yerde kazısı sürmekte olan höyük görünüyor. Kalıntılardan en belirgin olanı, benim de eskiden beri eski Harran Üniversitesi’nin gözlem kulesi olarak bildiğim kare prizma biçimli “minare”. Son kazı çalışmalarını 1980’lerden beri yürüten Nurettin Yardımcı’nın buldukları popüler yayınlar haline gelemediğinden insanlar bu minareyi hâlâ gözlem kulesi olarak biliyor. Oysa bu yapı, Harran Ulucamisi’nin 33 metrelik minaresiymiş. Nurettin Hoca’nın minareyi kısmen restore ederek içine ahşap bir merdiven yaptırdığını http://www.kultur.gov.tr/TR/belge/1-15475/eski2yeni.html sitesinden öğrendim. Bugün yerinde yeller esen ulucaminin ahşap direklerinin uzunluğu 15 adımmış.





 Güneygüneybatı yönünde Akçakale ve Suriye düzlükleri görünüyor...

Eski Harran’ın arkeolojik alanına gereken önemin verilmediği her halinden belli. Alan tam bir köstebek yuvasını andırıyor. Anlaşılan değişik zamanlarda sondaj kazıları yapılmış ve bırakılmış. Caminin bulunduğu alan ortaya çıkarılmış ama çevrede açıklayıcı bilgi yazılı bir tabela bile yok. Bu görüntüyü içim burkularak geride bırakıp kaleyi gezmeye gittik.
Bir restorasyon felaketi de Harran Kalesi’nde görülüyor. Kuzeyden bakıldığında doğu ve batı duvarlarının yıkık bölümleri yeniden ayağa kaldırılmaya çalışılmış ama kale duvarlarının eski kara taşlarına benzemesi bir yana gaz beton (Ytong) yapı malzemesine benzer beyaz-sarı taşlar kullanılmış. Çürük dişler arasındaki altın dişler gibi sırıtıyor. Rehberim kalenin Hititler’den kalma olduğunu söylüyor. Olabilir mi? Bana çakma bilgi gibi geldi, resmi tarih uydurması olabilir belki. Geç Hitit devletlerinden bir olan Tel Halaf Ceylanpınar’ın güneyinde Suriye topraklarında. Hititler birkaç kez Mezopotamya’yı işgal etmiş, ama geçici süreler… Kalenin temeli kimbilir neydi?... Ulucaminin altında Sin Tapınağı olduğu ortaya çıkmış. Kale de belki eski bir Asur sarayı üstüne yapılmış olabilir. Kaynaklar Hititler’den söz etmiyor ama Harran İçkalesi’nin değişik dönemlerde değişik amaçlarla kullanıldığını belirtiyor. Bazen içkale, bazen saray, bazen de kervansaya olarak kullanılmış. İçerideki duvarlarda kervansarayken develeri, eşekleri ve atları bağlamak için taşlarda açılmış olan delik ve oyukları görmek beni pek şaşırttı. Rehberim kalenin yıkılmış yüksekçe bir yerinden eski kentin surlarını gösterdi, görünen pek bir şey kalmamış. Belki yanına gidilse anlaşılabilecek.

Kalenin doğu kesimindeki restorasyon felaketi... 

 Bu da batı tarafındaki rezalet...

Kalenin içinden çeşitli görüntüler:






 Kalede bazı mekânlar ibadethane olarak kullanılmış, nedense sağdaki sütunlar kesilmiş...

 Kervansaray olarak kullanıldığı dönemde deve ve at bağlamak için duvarda açılan delikler



Kaleden kasabanın eski bölümü böyle görünüyor 

Sonra otomobili bıraktığım yere döndük. Park yerinde bu küçük arabanın bana yakışmadığını söyleyip, "Amca, büyük araba alsana" dedi. Kendisine borcumun ne kadar olduğunu sorunca, 30-40 lirayı yeterli bulduğunu söyledi, 30 lira verdim, teşekkür edip gitti. Çay parasını oradan ödemiştir herhalde. Belki de Ali Kızıl’ın oğullarından biriydi ve parayı doğru babasına veriyordur… Harran hakkında öbür bilgileri
http://www.kultur.gov.tr/TR/belge/1-15475/eski2yeni.html sitesinden okudum.

Park yerine gittiğimde gene bir çocuk topluluğuyla karşılaştım. Bana bir şeyler söylüyorlardı, ama anlamıyordum. Çünkü Arapça konuşuyorlardı. Ne demek istediklerini sorduğumda biri ısrarla Arapça konuşmayı sürdürdü. Anlaşılan benim dilimde konuşmak istemiyorlardı, dönüp arabaya bindim. Sonra birinin dili çözüldü ve geldiğimde farlardan biri yanmıyormuş, bunu söylemek isterlermiş.

Otelime gitmeden sanayi sitesine uğrayıp bir oto elektrikçisine farları göstermek istedim. Zar zor sanayi sitesini buldum ama, oto elektrikçisi bulmak çok daha zor oldu. Sanayi sitesi görülmeye değer pislikte bir yer. Bu kadar bakımsız ve pis başka bir yer görmediğimi söyleyebilirim. Oysa Urfa’nın bağımsız belediye başkanını yere göğe koyamıyorlar… Neyse, elektrikçi farları yaptı ve sonraki aşama olan otelin yerini aramaya geçtim. Kent merkezinde birkaç tur attıktan sonra oteli buldum. Ana caddenin kenarında, belediyenin yanı başında… Güler yüzlü bir kadın resepsiyonist tarafından karşılanmak iyi geldi. Burada numarasında 13 olmayan bir oda verdiler. Ilık bir duş iyi geldi. Nerede yemek yiyebileceğimi öğrendikten sonra iyi bir lokantada mutat kuru fasulye ile pilav ziyafetimi yedim. Kebap olayını Antep’e sakladım.

Resepsiyondan kent merkezinde içkili lokanta olmadığını öğrendim. Oysa, yanlış hatırlamıyorsam 1968 ya da 1969’da bir kez buralı bir ziraat teknisyeniyle gelip Urfa kent merkezindeki bir lokantada rakı içmiş ve çok eğlenmiştik. Ama bu bir lokanta olmayıp pavyon da olabilir. Viskim bitmek üzere olduğundan içki satılan bir yer aradım. Belki büyük bir süpermarkette olur diye öyle bir yer aradım. Üç katlı bir süpermarket buldum ama bira bile yoktu. Caddede küçük bir büfe içki satıyordu. Viski sordum, büyük bir JB şişesi uzattı ama bandrolsüzdü ve almadım. O günlerde gazete ve televizyonda Bodrum’daki bir tekne gezisinde içtikleri viskiden üç Rus rehber kadının öldüğünü öğrenmiştim.

7. GÜN

Bugün pazar. Bugünkü programımda son durumunu yıllardır merak ettiğim Halfeti’yi görmek var. Eskiden Fırat’ın doğu kıyısında sevimli bir kasaba olarak bildiğim Halfeti, GAP kapsamında yapılan Birecik Barajı’nın suları altında kaldı. Aynı baraj Zeugma antik kentinin de batmasına yol açtı da böylece bu ören yerinin değerini bütün ülke, hatta bütün dünya fark etti. Devrimcilik yıllarımda, 1970’lerin sonlarında bu kasaba doğumlu, şimdi adını bile hatırlamadığım bazı Alevi tanıdıklarım vardı. Kasabalarının ne kadar verimli topraklara sahip olduğunu, evlerinin bahçelerinde badem, fıstık, kayısı, erik ağaçları bulunduğunu gözleri parlayarak anlatırlardı. 
Daha sonra AnaBritannica yıllarımdaki araştırmalarım sırasında, ilkçağda Fırat ve Dicle’nin yer yer ulaşım amacıyla da kullanıldığını öğrenmiştim. Dicle kenarındaki Cizre’de, Fırat kıyısındaki Birecik ve Halfeti’de iskele ve rıhtımlar olduğunu, bu iskelelerden Cizre’dekinin 20. yüzyıl başlarında Ortadoğu’yu işgal eden İngilizler tarafından ulaşım için kullanıldığını okuduğumu da hatırlıyorum.

Otoyola çıkıp Halfeti kavşağını gözlemeye başladım. Bir akaryakıt istasyonundan Birecik’e varmadan hemen önce Halfeti tabelasını göreceğimi öğrendim. Gördüm ve yola girdim. Epey gittikten sonra Yeni Halfeti, yahut Yukarı Halfeti denen acayip yerleşime ulaştım. Çevresi TOKİ’nin yaptığı iki katlı evlerle çevrili bir yeni kasaba. TOKİ evleri kasabaya varoş olmuş, çoğu boş. Otoyol boyunca görülen antepfıstıkları burada iyice yoğunlaşıyor, zeytinlikler daha az. Bakkaldan soğuk su alıp yola çıktım ki, genç irisi bir delikanlı el kaldırdı. İlkelerimi bozup almak için durdum. Arkaya oturttum. Bugün lise sınavı varmış, yakın bir köyden sınava girmek için gelmiş, gelmişken Eski Halfeti’yi de görmek istemiş. Köylerinde ailesi fıstıkçılıkla uğraşıyormuş, bağları da varmış.

Yokuşun başında eskiden Fırat’ın aktığı, şimdi baraj gölünün doldurduğu haşmetli vadi göründü. Döne döne indik ve uygun bir yere park ettim, çocuk gitti. Kasabanın kurtulan bölümünde canlı bir yaşam var. Aşağıya doğru inerken göle nazır bir kır lokantasından burnuma keskin bir rakı kokusu gelince sevindim. Demek burada içki içilen yerler varmış ve açık havada koktuğuna göre bir şişe rakıyı kırmış olmalılar diye düşündüm. Sonra Fırat yalısına, pardon kıyısına indim. Belediye burayı düzenlemiş, ağaçlar ve zakkumlar dikmiş, üstünde adının yazılı olduğu banklar yerleştirmiş. Hafta sonu tatili olduğu için her yer çok kalabalıktı. İki yerde küçük dolmuş gezi teknelerine dubalı yüzer iskeleler var. Bankta biraz dinlendikten sonra tekneye binmeye karar verdim. Gidip tekne gezisinin kaç lira olduğunu sordum. Düzgün Türkçe konuşamayan motorcu, “bilmem ki, haydi senden 7,5 lira alalım” dedi. 5 lira veriyorum desem pazarlık herhalde 6 liraya bağlanacak, üstelemedim ve ilk müşteri olarak bindim. Tam oturmuştum ki, karı koca bir çift geldi, sonra iki çocuklu bir çift daha geldi. Derken çuvallar içinde tencereler, tavalar, metal tabaklar, çatallar kaşıklar, domatesler, patlıcanlar, biberler ve etler yerleştirilmeye başladı. Bunlar göl kıyısındaki bir yere pikniğe giden çoğu kadınlardan oluşan geniş bir ailenin öncüleriydi. Sonra rengârenk giyinmiş, başları kapalı kadınlar geldi. Burada herhalde Kürtler ve Araplar karışık olarak yaşıyor. Erkekler fırında ekmek bekliyormuş, onlar da birazdan gelecekmiş deyince ben hemen kalktım ve bir daha arkama bakmadım. Tekne zaten fındık kabuğu kadar, o kadar insanı nereye bindirdiler acaba?
Halfeti görüntüleri:




Nerede bir su kıyısına varsam, kirlilkten içim burkuluyor 



Geri dönmek için park yerine yöneldim. Yola çıktım; dönüşte Yeni Halfeti’nin çirkinliği bir kez daha dikkatimi çekti. Ana yola çıkmadan önce, hazır buraya kadar gelmişken Birecik’e de uğrayayım diye düşündüm. Yakındı, hemen vardım. Birecik, adını “Köprü” filmiyle duyurmuş bir yer. Eskiden Fırat üzerinde ulaşım sallarla sağlanırmış. Antep’ten Urfa’ya gitmek için Nizip geçilir, Fırat kıyısına gelinir, buradaki iskeleden sala ya da kayığa binilir, Birecik kıyısına geçilirmiş. Motorlu taşıt araçlarının önlenemez yaygınlığı sonucu buraya köprü yapılmasına karar verilmiş. Köprü şantiyesinde salcılarla işçiler arasında çıkan çatışmalarda kan dökülmüş ve bu olaylar bir sinema filmine konu olmuş. Tabii bir de kelaynaklar var. Bu göçmen kuşlar, bundan yaklaşık 40 yıl önce kışı geçirdikleri Nil kıyısına gitmez, sürekli burada yaşar hale gelmişler. Koruma altına alınınca güvercin ve kelikler gibi kafes kuşu olmuşlar. Şimdi Birecik’i karşı kıyıya üstüne kan bulaşmış eski köprü ile barajın yakınındaki otoyol köprüsü bağlıyor.

Günlerden pazar olduğundan Birecik’te kimsecikler yoktu, yollar ve meydanlar bomboştu. Kent meydanında eski bir kaleden günümüze kalanları görüntüledim. Biraz dolaşayım derken içki ve sigara satılan bir dükkân gördüm. Girip bir şişe JW viski aldım, Ankara’dan aldığım şişe bitmek üzereydi. Dükkân sahibine, Urfa ve ilçelerinin neden böyle içki satılmaz ve içilmez bir diyar haline geldiğini sorunca, seçim öncesi hiç çekemeyeceğim CHP ağzıyla bir açıklama duydum ve hemen uzaklaştım.

 Birecik şehir merkezinde eski bir tak olduğunu sandığım tarihi yapı

Birecik'te yenilenmiş yahut restorasyon geçirmiş bir kale artığı 

Haçlı yapılarına benzettiğim kale kalıntısının arka yüzünden ayrıntı. Hiçbir açıklayıcı ve tanıtıcı yazı yok! 

Her durakta olduğu gibi, Urfa’ya da iki gün ayırmıştım. Birecik dönüşümde Balıklı Göl’e gitmek istedim. Urfa’da kentin her yerinde çok açıklayıcı olduğu kanısına vardığım tanıtım ve yön levhaları var. Levhaları izleyerek Balıklı Göl’ü buldum ve park etmek için aranırken, herhalde bağımsız bir adayın mitinginden dağılmakta olan kalabalık bir grupla karşılaştım. Kalabalığın çoğu gençlerden oluşuyordu ve karşılaştıkları araçlarda bulunanları kendileri gibi “V” işareti vermeye zorluyor, yahut teşvik ediyorlardı. Ben isteklerine uyunca çok sevindiler, dostlukla sırtıma dokunmak anlamında arabanın arkasına sertçe vurdular. Onların sayesinde yoğun trafik içinde biraz duralayınca alt geçitteki kapalı otoparkı görüp girdim.

Burası büyük bir yer, benim gibi ilk kez gelen biri için otoparka yakın kaldırımdan duvarların ardındaki avluya girişi bulmak çok güç. Halilü’r Rahman Camisi’ndeki bir dini tören nedeniyle olsa gerek, bulduğum dar avlu kapısı, sonrasındaki merdivenler ve avlu çok kalabalıktı. Dini törenin yapıldığı medrese odasına benzer yerin ve avlu kapısında birer bilgisayar yazıcısı çıktısı kâğıtta “Sayın Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan” yazıyordu. Bunun nasıl bir bilmece olduğu üzerinde durmadan Balıklı Göl denen büyük havuzun kıyısına yaklaştım. Yaklaşık iki olimpik havuzdan biraz daha büyük sayılabilecek “göl”ün suyu yeşilimtraktı. Balıkların iriliğine de diyecek yok doğrusu, bir tür karabalık olmalılar. Havuzun kenarındaki dar rıhtım çok kalabalıktı, üstüme üstüme geldiler, girdiğim yerden hemen çıktım.




Daha sonra batıya doğru yürüdüm ve dış avluya vardım. Düzenlenmiş ağaç ve çalılıkların altındaki çimenliklere iğne atılsa yere düşmeyecek kadar doluydu. Bir başka deyişle tüm Urfa halkı bu pazar buraya gelmişti. Dikkat edince yiyip içen, gülüp eğlenen bu tuhaf kıyafetli kalabalığın bulunduğu geniş alandan hiç duman çıkmadığı görülüyor. Eğitilmiş ve disipline girmiş bir kalabalık bu. Hiç demli ve bütangaz tüpü yok, hiçbir yerde ateş yakılmamış. İnsanlar yiyeceklerini paketleyip, içeceklerini de termosa koyup getirmişler. Bu durum ne kadar modernse, davranış ve giyim kuşam o kadar geri ve karmaşık. Tabii bu tümüyle benim görüşüm.

Çimenlik alanın arasındaki güzel düzenlenmiş yoldan geçerek bu kez Ayn-ı Zilha Gölü’nün kıyısına vardım. Bu, öbürü kadar büyük olmayan, kareye yakın şekilli bir havuz. Ortasında büyükçe, taştan yapıldığı anlaşılan yaklaşık 3 metre yükseklikte bir fıskiye var. Burada havuzun her tarafında yer alan çınarların dalları havuza doğru sarkmış. Havuzun benim bulunduğum yanındaki kenarlarından da eşit aralıklarla havuza fıskiye halinde su akıyor. Fıskiyelerle herhalde sıcaklarda çevredeki havayı bir ölçüde de olsa serinletmeyi amaçlamış olmalılar. Bu havuzun çevresi masalarla dolu, gözlerime inanamadım ama, bir tek boş masa yok. Bu havuzda da balıklar var, öbür havuzdan en önemli farkı kayıklarla gezinilebilmesi. Karşı kıyıdaki rıhtımdan insanlar kayığa biniyorlardı.





Kalenin bulunduğu yöne, yani güneye doğru gittiğimde burada da öbürlerine göre küçük bir havuz olduğunu gördüm. Dört kenarına döşenen borulardan havuza doğru su fışkırtılıyordu. Bu havuzun da çevresi masalarla kaplıydı ve bulduğum ilk masaya oturdu. Burada yemek yemeğe karar verdim ve bir urfa kebabı söyledim. Bu yediğim ikinci en kötü kebaptı; birinciyi zamanı gelince yazacağım. Dinlenmeye çok ihtiyacım varmış, fıskiyeli havuzun kenarında soğuk sular ve çay içtim. Oturduğum yerden başımı kaldırdığımda Urfa Kalesi’ni görüyordum. Böylece kaleye çıkma zahmetinden de kurtulmuş oldum. Oradan güzel bir manzara seyredilebilir belki ama bu yorgunlukla sıcakta oraya gidemeyeceğimi biliyorum; yıpranmış bedenimi biraz daha uzun süre kullanmak için özenli kullanmam gerektiğini öğrenmiş bulunuyorum.





Otele dönüp yarınki Antep yolculuğumun hazırlıklarına başladım. Öncelikle otel bulup yer ayırtmalıydım. İnternetten kent merkezinde bir otele buldum. Uğurlu Otel’i arayıp yer ayırttım, 40 liraymış.

8. GÜN: AYINTAP, ANTEP VEYA GAZİANTEP

Kahvaltıdan sonra hesabım olan 120 lirayı ödeyip, müteşekkir olarak Arte Otel’den ayrıldım. Bu otelde de birlikte geldiğimizde Canset’le birlikte kalabiliriz. Malatya’daki otel dışında Midyat, Mardin ve Şanlıurfa’da kaldığım otellerden memnunum. Otoyola nasıl çıkacağımı öğrendim ama otelin arkasından oraya çıkan yol bir meydana giriyor ve orası da miting alanı olarak ayrıldığından seyyar demir korkuluklarla çevrilmiş, çıkılamıyor. Çıkmaya çalışan yalnız ben değilim, birçok araç meydanda dönüp duruyor. Nihayet biri arabadan inip engellerden birini kaldırdı da hapis kaldığımız meydandan kurtulduk. 

Otoyola çıkmak biraz zaman aldı, ama batıya doğru gidildikçe yol da iyileşiyor. Birecik’i geçince otoyol köprüsünde kenara yanaşıp, Fırat’ı parçalayan engellerden biri olan, aynı zamanda Halfeti ile Zeugma’yı yok eden Birecik Barajı ve HES’i görüntüledim. Daha sonra Nizip’in kenarından geçip, ülkenin en büyük kentlerinden biri olan Gaziantep’in varoşlarına vardım.


 Birecik Barajından kurtulan sularıyla Fırat, Karkamış Barajı ardında göl olmaya akıyor...

Amacım, günün geri kalan bölümünde yedeksubaylığımın geçtiği yerleri, yani Oğuzeli ve Akçakoyunlu’yu görmek ve gezmekti. Havaalanı Oğuzeli yönünde olduğundan yolların düzgünlüğü görülmeye değerdi. Levhaları izleyerek yolu bulmak kolay oldu. Zaten Oğuzeli yakınında 1968’de de küçük bir havaalanı vardı. O zaman da kasabanın çevresi kara üzüm bağlarıyla kaplıydı. O bağlarda yetişen üzümle kokulu ve çok lezzetliydi. İnanılması güç ama, bağa girince ortalık mis gibi kokardı. Yerliler, uçakların düzgün çalıştığı bir havaalanı yapılsa da bu lezzetli üzümleri büyük şehirlere satsak diye söylenirlerdi. Şimdi acaba havayoluyla üzümlerini büyük pazarlara gönderebiliyorlar mı?

Eskiden yol doğrudan jandarma taburu ile kaymakamlık binası arasından kasabaya girerdi. Şimdi öyle değil! Birçok kavşak var. Hatta kasabayı Kilis’e bağlayan bir yol da açılmış. Kasabaya girdiğimde yavaş yavaş ilerleyip, 44 yıl öncesinden hatırlayabileceklerimi düşündüm, Sacır Deresi’ni geçip arabayı park ettim. Dere, beton bir kanal içine alınmış. O kadar yıl sonra gözüme aşina gelen iki binaya doğru yürüdüm. Biri kaymakamlık, öbürü tam karşısındaki tabur binasıydı. Kasabanın görüntüsü büyük ölçüde değişmişti.


Kaymakamlık binasının merdivenleri görünen kapının önündeydi, şimdi mikserin arkasında kalan bahçeye açılıyor. Abdullah Doğan'ı bu kapıdan çıkarmıştık.



Sacır Deresi'nin kenarında kenardaki evin yerinde Davut Ağa'nın kasap dükkânı ve ahşap direkler üzerinde kebapla rakı içilen lokantası vardı. Derenin tertemiz suyu şırıl şırıl akardı, şimdi pis kokuyor. 

Üniversiteyi 1967’nin şubatında bitirince hemen askerliğime karar aldırmış, o zamanlar yapılan sınava katılarak martta, Tuzla Piyade Okulu’nda yedeksubay öğrenciliğine başlamıştım. Tuzla’da büyük bir rastlantı sonucu, aynı ilkokulun aynı sınıfında, aynı lisede okuduğumuz, evlerimiz karşı karşıya olan Haldun Şefik Özkaner’le aynı bölükteydik, Allahtan farklı koğuşlarda kaldık. 85. dönem öğrencilerindendim; bizden bir önceki dönemde TİP Şişli ilçesinden tanıdığım Demir Özlü ve Herkül Millas bizim okuldan çavuş çıkarılmışlardı. Tabur komutanı Yarbay Bedri Buluç, içtimalarda hep bu arkadaşların “aydın kişilikleri”yle dalga geçmeye çalışırken kendini rezil ederdi. Benim için epeyce maceralı geçen 6 aylık eğitim süreci sonucunda eylülde asteğmen olmuştum. Kura olarak çektiğim minik pusulada daktiloyla yazılmış “Bağımsız Seyyar Jandarma Tabur Komutanlığı emrine, Oğuzeli” ibaresini okuduğumu hatırlıyorum. Hatta Oğuzeli’nden önce yazılmış olan “Akçakoyunlu”, “x”lerle silinmişti ama gene de okunuyordu. Sonradan öğrendiğime göre tabur tam sınır çizgisinde olan Akçakoyunlu’dan 40 km kadar kuzeydeki Oğuzeli’ne yeni taşınmıştı.

Adana, Gaziantep ve Urfa’ya kura çeken dönem arkadaşlarımızla Haydarpaşa Garı’nda buluşup Toros Ekspresi’yle yola çıktık. Tabii anneler ve babalar da bizi uğurlamak için gara geldiler. Eğlenceli ama yorucu geçen yolculuğumuz 36 saat sürmüştü. İstasyonda inince bir taksi Özkan’la beni Veliç Oteli’ne götürdü. Rastlantılar yumağının devamı da bir avukat olan Özkan’la ilgiliydi, yedeksubay okulunda farklı bölüklerdeydik ama onunla aynı apartmanda oturuyorduk, kuramız aynı tabura çıkmıştı. Gaziantep’e vardığımız gece oteldeki görevlinin önerisine uyarak Burç Lokantası’na gittik. Lokanta, kentin merkezinde bulunan Maarif Meydanı’nda, valiliğin tam karşısındaydı. Orada Antep’in inanılmaz lezzetleriyle tanıştım ve bu tanışıklığım, terhis olana kadar sürdü.

Eskiden jandarma taburu karargâhının bulunduğu binanın önüne kadar yürüdüm. Nizamiye kapısına çıkılan merdivenler duruyor ama kapı filan yok, duvar örülmüş, o da yetmemiş herhalde güvenlik nedeniyle olsa gerek kalın, "devlet grisi"ne boyanmış sac levhalarla korumaya alınmış.

Yaklaştığımı gören nöbetçi asker soran gözlerle bakınca, yedeksubaylığımı burada yaptığımı söyledim. Aralık bir yerden bahçeye baktım, içinden oto farıyla geceleri aydınlatılan havuzu doldurup betonla kapatmışlar, tabur komutanı Burhanettin binbaşının diktirdiği Atatürk büstünün yerinde de yelle esiyor. Havuzun başında ilk tabur komutanım Yarbay Fikret Gülersoy’yla akşamları satranç oynardık, beni mat ettiğinde pek sevinirdi. Bana bir kere şöyle söylemişti: “Atilla, burada iki bölüğün komutanlığına vekâlet ediyorsun, adli subaysın, satınalma komisyonu başkanısın. Terhis olunca ne yapacaksın, canın sıkılmayacak mı?” Çelik Gülersoy’un kardeşi olan Fikret Bey, emekli olduktan sonra Turing Kulübü’nün Ankara müdürlüğünü yaparken sanırım bana yönelttiği sorunun cevabını kendine vermiştir.

Nöbetçi askerden öğrendiğime göre, meğer sınır güvenliğini artık piyade birlikleri sağlıyormuş, eski jandarma taburu binası artık piyade birliğinin misafirhanesi olarak kullanılıyormuş. Sınıra, Akçakoyunlu’ya gitmek için nereden izin alacağımı sorduğumda, nöbetçi, arka taraftaki piyade birliğine gitmem gerektiğini söyledi. Öğle tatilinde nizamiyede bir yüzbaşı görünce, yaklaşıp kendimi tanıttım. Komutan Akçakoyunlu’ya gidebileceğimi söyledi. Piyade birliğinin arka tarafında da jandarma kışlası var. Eskiden o kışlanın bulunduğu alanda Oğuzeli’nin başlıca mesire yeri olan “Karpuzatan” vardı. Eğitimden sorumlu olduğum ilk dönemlerde bölükleri biraz koşturduktan sonra yürüyüşe çıkarır, Karpuzatan’da tüfek çattırıp epeyce uzun bir mola verirdim. Bu adın nedeni, doğal bir havuzun ortasından fışkırarak yükselen bir su kaynağıydı; havuza karpuz atılırsa bir süre sonra fışkıran suyun kuvvetiyle bazen fıskiyenin üstünde zıplayıp dururdu.

Ben yedeksubaylığı 24 ay yapan son dönemdenim. Son altı ayın başında asteğmenlikten teğmenliğe terfi ettirildim ve teğmen olarak terhis oldum. Teğmen olduğum dönemde tabur komutanı değişti, Burhanettin binbaşı geldi. O günlerde Kilis taburundan biri yedek, biri muvazzaf iki teğmen bizim tabura tayin oldu. Muvazzaf teğmene tabur komutanının emriyle hemen bölüklerden birini devrederek sorumluluğumu azalttım. Bu teğmen o yıllarda Kilis’te çok ünlenmiş kabadayı kişilikli biriydi. Sınırdaki jandarma birliklerinin mevcudiyeti, kaçakçılığı önlemeye yönelikti. Abdullah Doğan adlı bu teğmen hakkında kaçakçılara yol vermekten epey bir dava vardı, adli subay olduğum için okuduğum evraklardan bunu biliyordum. Bu arkadaş Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dağlarda taşlar dizilerek biçimlendirilen ve sonra da kireçle boyanan “ÖNCE VATAN” yazılarına yaptığı katkıyla ayrıca ünlenmişti. O, askerlerine bu eylemi yaptırdığında ortaya çıkan yazı, “ÖNCE VATAN, SONRA ABDULLAH DOĞAN” şeklinde olurmuş. Görmedim, görüp okuyanların yalancısıyım. Öbür teğmen de kaçakçılık sanığıydı. Adını unuttum, ama Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi mezunu ve evliydi. Emir üzerine bu arkadaşı gözaltına alıp, muhafız eşliğinde Gaziantep’teki tugay askeri mahkemesine gönderdiğimi hatırlıyorum.

Bu bölümde gezi anılarım, biraz askerlik anılarıma dönüşmeye başlasa da buraya gelme nedenim olduğuna göre, birkaçına daha değinmeden edemeyeceğim. Abdullah Doğan, epeyce ilginç bir kişilikti; rakı içerken saldırgan denebilecek düzeyde tehlikeli olurken, onun dışında dost canlısıydı, özetle dengesizdi diyebilirim. Bu arkadaş Oğuzeli’ne yerleştikten kısa bir süre sonra bir nedenle komşusu posta memurunun oğluna tecavüzle suçlandı ve gözaltına alınarak savcı tarafından bana emanet edildi. Olay kasaba halkında büyük bir infiale neden oldu. O gün taburun nezarethanesine kapattık. Dışarıdan tabura bir saldırı olabileceği endişesiyle komutandan ve tutukludan sonra en yüksek rütbeli kişi olarak geceyi nöbetçi amiri olarak taburda geçirdim ve hemen hiç uyumadım. Ertesi sabah arkası tenteli büyükçe bir Dodge araca muhafızlarla koyarak taburun yan kapısından çıkarıp hükümet binasına getirdik. Bu araç sınır birliklerine erzak gönderilmesi ve taburun görev alanındaki telefon tellerinin bakımı işlerinde kullanılırdı. Kaymakamlık ve adliyenin bulunduğu bina tabur nizamiyesinin tam karşısındaydı. Aracı getirmeden önce hükümet binasının önünde ve içinde askerlerle bir güvenlik şeridi oluşturmuştum. Halk taburun önünde toplanmıştı. Gelişte sözle sataşmalar ve birkaç küfür dışında bir olay meydana gelmedi. Yargıç Abdullah teğmeni tutukladıktan sonra onu, geri geri adliye merdivenine yanaşmış olan aracın arkasındaki oturma bölümüne sokup muhafızları yerleştirdikten sonra hızla Gaziantep’e doğru harekete geçtik ki, bir taş yağmuru başladı. Her taraftan taş yağıyor ve cipin yanına ve arkasına sopalar iniyordu. Şoför mahallinden arkaya dönüp baktığımda teğmenin öne en yakın yerde cenin pozisyonunda yerde yattığını görünce suçlu olduğunu düşünmeden edemedim. Onu askeri cezaevine teslim edip vedalaştım. Yaklaşık bir ay sonra ziyaretine gittiğimde, ayağında şalvar ve elinde tespihle hapishane ağalarına benziyordu, biraz para bırakıp ayrıldım. Kişisel Browning tabancası bende kaldı; terhis olurken teslim ettim. Ne oldu, nasıldır, hayatta mıdır bilmem!

Askeri birliklerin bulunduğu kesimden çarşıya doğru yürürken bir çay ocağı görüp içeri girdim. Selam verip açık bir çay istedim. Daha sonra eskiden dere ağzında Davut Ağa’nın direkler üzerinde bir kasap dükkânı ve lokantası olduğundan, karşısında ağaçlar altında yazın serinlenen bir çay bahçesi olduğundan, bugün ise oraların tarumar edilmiş olduğunu gördüğümü söyledim. Ocağın sahibi 50’lerindeydi ve söylediklerimi onayladı; Davut Ağa’nın öldüğünü söyledi. Bir de yedeksubay arkadaşların kaldığı evin sahibi “Melek” sanıyla anılan kişiyi sordum, o da ölmüş. Adama “Melek” denmesinin nedeni herkesle iyi geçinmesi ve hiç düşmanı olmamasıydı. Adama “Yaz günü neden ceket giyiyorsun Melek Ağa?” diye sorduğumda, “Teğmenim, ne olur, ne olmaz” derdi. O zaman her erkek ceket giyerdi ve bu, hepsinin silahlı olduğu anlamına gelirdi.

Çayımı içip arabaya bindim ve burada bir işim kalmadığı sonucuna varıp Akçakoyunlu’ya doğru yola çıktım. Çevredeki yemyeşil ve sulak bahçelerin arasından geçip Tilbaşar Ovası’na çıktım.


Her şey eskisinden çok farklı; yollar iyi, ekili tarlalar sanki daha fazlalaşmış, hasat yapılmış, ikinci ürün ekilmiş. Yol Elbeyli üzerinden Kilis’e gidiyor; malum, Kilis yeni il. Elbeyli eskiden “Alimantar” adıyla da anılırdı. Oradan bir yol ayrılıp güneyde Çobanbey istasyonuna ulaşırdı. Bu istasyon, Halep’ten gelip Nusaybin üzerinden Bağdat’a giden demiryolunun Türkiye topraklarına girdiği yerdi. Eskiden bu hattan her gün karşılıklı olarak birer motorlu tren geçerdi. Aynı apartmandan geldiğim arkadaşım avukat Özkan Ayar, istasyonun hemen doğusunda yükselen tepedeki Dağ Karakolu’nun takım komutanıydı. Onun bir de Beylerbeyi adlı köyde bir karakolu vardı. Özkan, bir yolunu bulup kısa bir süre sonra Samsun’a tayinini yaptırıp buralardan gittiydi.

Elbeyli kavşağındaki petrol istasyonuna yol sorup güneye yöneldim. Epeyce sonra Akçakoyunlu levhası görüp sola saptım, ama bu benim aradığım köy değildi. Eskiden burada böyle bir yerleşim yoktu. Geri çıkıp sınıra doğru gittim. Evet, kısa bir süre sonra aşina olduğum tel örgüyle karşılaştım. Tel örgünün batısı mayınlı, güneyi mayınsız demiryoluydu, hâlâ da öyle. Sola dönüp istasyonun karşısındaki kerpiç evler bölgesine geldim. İstasyon terk edilmiş, görüntüsü içimi acıttı, orada çok güzel anılarım vardı. Köy diye adlandırılan yerde eski kahve, berber dükkânı yıkık binalar halinde karşımda duruyordu. Kadınlı erkekli birkaç genç bir biçer döveri geri geri bir dama sokmaya çalışıyordu. Orayı geçip eski bölük binasına yöneldim. Bina onarılmış, önünde askerler nöbette. Yaklaşıp, nöbetçi erlerden birine 44 yıl önce yedeksubaylığımı burada yaptığımı, görmek için geldiğimi söyledim. Pek güler yüzlü bir gençti, komutanının Ermiş karakoluna gittiğini söyledi. Teşekkür edip ayrılırken “Yolunuz açık olsun komutanım” dedi, çok duygulandım. Tekrar istasyonun karşısına gelip durdum. İstasyonun hemen ardındaki telin gerisinde Suriyeli çiftçiler tarlalarında çalışıyorlardı. Eskiden sınıra hiç bu kadar yaklaşamazlardı. İstasyonun batısındaki eski su kulesinde bir yazı dikkatimi çekti: “AT VUR ÖVÜN” yazıyordu. Bu da yeni bir gelişmeydi ve hemen gerisinde çalışan Suriyeliler’le acayip bir çelişki oluşturuyordu.
Yaşlı istasyon şefi ve hareket memuru Cuma ile çay içtiğimiz terk edilmiş Akçakoyunlu İstasyunu 

İstasyonun terk edilmiş hizmet binaları, Sacır Deresi bu binaların 1 km kadar batısından geçer, sonra Suriye'de Fırat'a katılır. İstasyonun ve köyün suyu dereden pompayla sağlanırdı. 

Eski su kulesine "At Vur Övün" yazılmış. Hemen arkadaki tellerin ardı Suriye toprakları ve orada çalışan çiftçiler 

Bölüğü cipi Özkan ile beni alıp getirdiğinde burada birkaç saat geçirirdik. Özkan kâğıt oyunlarında ustaydı; kahvede berber ve muhtarla iddialı oyunlar oynarlardı, çok eğlendiğimizi hatırlıyorum. Muhtar çok muzip bir adamdı, kaçakçı olduğu söylenirdi ama onunla dosttuk. İstasyon şefi ve memuru Cuma da hoş insanlardı; arada bir bize çay ikram ederlerdi. Onlarla ahbaplığım sayesinde bana trenle Halep’ten haftada bir 1 kilo domates getirtirlerdi. En yeni tarihlisi 15 gün öncesine ait olan haftalık gazetelerim, Elbeyli’den gelirdi.

Sınıra ilk gelişimde bölüğün hemen batısındaki Küçük Karacaören, Üçkubbe ve Çangallı köylerinin yaklaşık birer kilometre güneyindeki karakollardan oluşan, yaklaşık 10 kilometre cepheli bir takımın komutanlığına atandım. Kaldığım karakol en doğudaki Karacaören’di. Orada yaklaşık üç ay görev yaptım. Karakolun kapısının hemen önünden “Birinci Hat” denen yol geçerdi. Yolun bittiği yerden sonra üç adım atınca mayın tarlasının teline varılırdı. Mayın tarlası, karakolun önündeki telle ilerideki demiryolu arasında, eni genellikle 100-300 metre olan bir şerit halinde uzanırdı. Demiryolu, Türkiye topraklarındaydı. Demiryolunun 5-15 metre güneyinde Suriye toprakları başlardı. Demiryolu ve gerçek Suriye sınırına ancak istasyonların bulunduğu yerlerde, yani Çobanbey, Akçakoyunlu ve Karkamış gibi köy ve kasabalarda ulaşılabilirdi. Mayın döşendikten sonra, yani 1950’lerde sınır taşları demiryolunun güneyinden bulunduğumuz tarafa taşınmış. Sınır harita üzerinde neredeyse cetvelle çizildiğinden, birçok soruna yol açmış. Toprak mülkiyeti ve çiftçilik faaliyeti sürdüğünden köylülerin sınırın iki tarafındaki arazilerine geçip topraklarını işleyebilmeleri için mayınsız kapılar bırakılmış. Karşı tarafa geçmesi gerekenlere her iki taraftan belgeler verilmiş. Bu belgelerin adı “pasavan”mış ve bu nedenle kapılara da “Pasavan Kapısı” denmiş. Eskiden pasavan denetimi gümrükçüler tarafından yapılırmış. 1965 ya da 1966’da pasavan rejimine son verilmiş ve kapılara tel örgü çekilmiş.  

İlk görev yaptığım takımda üç ay boyunca hiçbir olay meydana gelmedi. Akçakoyunlu’daki bölüğün o zamanki komutanı Malatyalı bir Alevi olan Hüseyin adlı kara yağız bir yüzbaşıydı. Çok kafa dengi bir adamdı; arada bir o ve Özkan’la rakı içer, hoşça vakit geçirirdik. İçkiyle pek arası olmayan Özkan her defasında sarhoş olurdu. Hüseyin yüzbaşıdan kaçakçılık hakkında epey bilgi edindim. Bölük, takım, ya da karakol komutanından izinsiz, yani onları parayla satın almadan mayın tarlasından geçebilmek neredeyse imkânsızdı. Kaçakçının Suriye tarafına geçebilmesi için önce mayın tarlasında bir yol açılması gerekirmiş. Kaçakçılar, bu iş için askerliğini istihkam sınıfında yapıp mayın bilgisi almış kişileri bulur kiralarlarmış. Bilirkişi, yani mayın bulucu bir kasatura ya da şişle mayınlı bölgeye girer, elindeki sivri aleti yere yatık olarak toprağa saplayıp çekerek mayını bulur, sonra çevresini temizleyip çıkararak demiryoluna kadar patika bir yol açarmış. Daha sonra “sırtçı” denen kaçak mal taşıyıcılar yoldan karşıya geçer, ya orada, ya da yakın Suriye köyünde kendini bekleyen kişilerden malı (ki bu mal genellikle çay yahut kullanılmış giysi balyaları olurmuş) alır, birkaç tur yaparak geri dönerlermiş. Bu şekilde yarılmış mayınlı alanın bizden yana olan bölümünde “izkont” denen, ikinci bir tel örgüyle çevrilmiş yumuşak toprak serpili iz kontrolu alanları yer alırdı.

Sonra beni bölüğün doğusundaki Devehöyük takımına tayin ettiler. Köy, düzlüğün kenarında bir devenin hörgücünü andıran tepenin doğusunda, karakol ise güneyindeydi. Köyün önündeki küçük mezarlık mayın tarlasına bir cep gibi giriyordu, yani o noktada mayın tarlası daralmaktaydı. Mezarlığın çevresinden dolaşan ve iz kontrolu yaptığımız bir patika vardı. Bu takımın cephesi öncekinden daha genişti. Doğuda Hacıfakılı, batıda Kersantaş karakolları vardı. Batı da bir de Acarköy denen küçük bir yerleşimin hemen önünde yüksek bir nöbetçi kulübesi vardı.

Sınırda bulunduğum süre içinde hiç geçiş, ya da kaçakçılık teklifi almadım. Teklif almak bir yana, kaçakçılık karşıtı davranışlarım nedeniyle düşman da edindim. Son görev yaptığım Devehöyük karakolunun hemen yanındaki aynı adlı köyde binlerce dönüm arazisi olan bir ağa vardı. Bu adam yöreye yeni geldiğimde beni birkaç kez köy odasına davet etti. O zamanlar hemen her köyde muhtarların ya da zengin kişilerin yaptırıp her gün oturdukları, konuklarını ağırladığı bir dam, bir oda vardı. Ağanın zengin olduğu bilinirdi; kendi arazilerinde kullandığı ve kiraya verdiği iki tane biçer döveri vardı. Bu araçları Suriye’den getirtip mayın tarlasından geçirttiği söylenirdi.

Köydeki bütün evler onun mülküydü. Bu evlerde oturan köylüler onun tarlalarında çalışır, hayvanlarını güderler, herhalde emrettiğinde mayın tarlasına girer sırtçılık yaparlar, karşılığında da üründen aç kalmayacak kadar pay alırlardı. Köylülerden biriyle ahbaplık kurmuştum. Adını unuttuğum o köylü oyunu TİP’e verdiğini söyler, “Teğmenim, mayında görsen beni vurur musun?” diye sorardı. Tabii benim söylediklerimi de ağaya anlatırdı herhalde. Bir gün köy odasında oturup ağayla rakı içerken bu köylü gelip oturdu. Bir süre sonra, ağa oğluna işaret edip o köylüye yemek getirttiğini “Al, aç köpek, ye!” dediğini, onun da “Sağ ol ağam!” deyip yediğini hiç unutmam.

Devehöyük’te yaklaşık üç ay kaldım. 1968’in ilk aylarında çok kar yağdı. Bir gün akşam üstü, mayın tarlasında donmuş kar üstünde doğudan bize doğru ağır adımlarla gelen 4-5 bireyden oluşan bir kurt sürüsü gördüm. Askerlere ateş ettirdim, kaçtılar. Sonra çok yağmur yağdı. Yükseklerden inen yağmur suları sel yarıntısı oluşturur, yerinden söktükleri mayınları boş konserve kutuları gibi tangır tungur sesler çıkararak demiryolunun altındaki köprülerden Suriye’ye sürüklerdi. Sonra birkaç kez Suriye topraklarında bu mayınların patlamasına ve kalkan toz bulutlarına tanık oldum. Çok yağmur yağan bir kış gecesi büyük bir gümbürtüyle yattığım yerden fırladım. Çavuşa ne olduğunu sorduğumda: “Komutanım, mutfak çöktü, mayına aktı gitti” dedi. Yattığım odanın bitişiği mutfak olarak düzenlenmiş bir göz odaydı. O dönemde bütün karakollar kerpiçti. Sonbaharda çuvallarla kayatuzu aldırır traktörle karakollara taşıtır, çatıları sağlamlaştırmaya, kışın akmamasını sağlamaya gayret ederdim. Bu konuda bir tahsisat olmadığından tuz ve taşıma parasını ben karşılardım. Rütbeli askerliğimdeki ilk vukuatım o günlere rastlar. Karın erimesinden sonra dinmeyen yağmurlar araziyi bataklığa çevirdi. Üstüne üstlük mutfak da gidince erzakın büyük bölümü yok oldu. Her gün bir asker eşekle 6-7 kilometre batıdaki Akçakoyunlu’ya gidip üç karakolun, yani takımın ekmeğini, etini, postasını getirirdi. Aylık erzak taburdan gelen araçla dağıtılırdı. Değil askerler, eşek bile tepeden aşağı inince batağa saplanıp kalıyordu. Ekmeğimiz, sonra yağımız ve öteki yiyeceklerimiz sırasıyla tükendi. Bu arada telefonla bölüğe ulaşma gayretlerimiz boşa çıktı. Kersantaş karakolunun bildirdiğine göre Sacır Deresi telefon direklerini sökmüş. Doğudaki Karkamış bölüğündeki yedeksubay arkadaşa ulaşmaya çalışıyorum. Ama telefonlar paralel bağlı olduğu için, manyeto kolu çevrildiğinde tüm karakolların telefonları çalıyor. Herkes birden bağırıp çağırıyor, kendimi tanıtınca karşılık olarak en galiz küfürler duyabiliyordum. Zar zor Devehöyük takımında aç kaldığımızı, yağımız ve tuzumuz olmadığımı, sade suya bulgur yemekten hepimizin bağırsaklarının bozulduğunu anlatınca dalga geçmediğimi anlayanlar insafa gelmiş olmalı ki, ertesi günü çıplak ayaklı iki asker imdat erzakı getirdi. Botlarını çamurda kaybetmişler.

Bu olay beni biraz çizgiden çıkardı ve bir gün aniden İstanbul’a gitmeye karar verdim. Eşekle Sacır’a kadar gelip suyu epeyce yüksek olan dereyi bir atla geçtim ve Akçakoyunlu’ya geldim. Karın bozduğu rayları onarmak için gelen trenle Karkamış’a, oradan Nizip’e, sonra Gaziantep’e vardım. Üstümü nasıl değiştirdiğimi, sivil kıyafetleri nereden bulduğumu hatırlamıyorum. Ertesi gün İstanbul’da, Esentepe’deki evimdeydim; annemle babam çok sevindiler. Daha sonra taburdaki arkadaşlarla telefonla konuştuğumda komutanın firarımdan haberdar olduğunu öğrendim. Aç mıyız, susuz muyuz diye hiç sormayan o bölük komutan vekili yedeksubay Necdet Teğmen’in firarımı bildirdiğini söylediler. Görev yaptığım sürede bir kez yanıma gelen bu adam silik bir öğretmendi ve yıllar sonra onun bir kaçakçı olduğunu öğrendim. Döndüğümde herkes beni bir firari gibi değil bir kahraman gibi karşıladı. Bu defa karakola ciple döndüm. Sonra tugay disiplin mahkemesine verildim. Askeri Ceza Kanunu bir subayın firar edebileceğini öngörmediğinden disiplin mahkemesine verilmişim. “Kısa süreli kaçma” dan 20 gün oda hapsi cezası verdiler, tabura tayin olduğumda komutanın emriyle kendime bu cezayı çektirdim. Bu nedenle 20 gün geç terhis oldum.

Sınırda her sabah, bazen hem sabah hem akşam üstü birinci hatta yalnız başıma yürüyerek iz kontrolu yapardım. Bu işte o kadar ustalaşmıştım ki hâlâ bir arazide insanların, yahut hayvanların açtığı izleri görüveririm. Karakollardan başka gece erlerin ikişer ikişer çıkıp sabaha kadar bekledikleri nöbet yerleri vardı. Bazen gece çıkarak nöbet yerlerini de denetlerdim. Gündüz yürüyüşlerimde boynumda bir Sten otomatik tabanca ve hep açık olan bir transistorlu radyo asılı olurdu. Radyodan genellikle Arapça, ya da Fransızca şarkılar dinlerdim. O zaman radyom bizim istasyonları çekmezdi. Yürüyüşlerim sırasında radyo sesini duyan köylüler benim ses alma cihazı da taşıdığımı sanıp ağaya söylemişler. Ağanın bir yakınının söylediğine göre, köy odasına gelenleri yanımda ciddi bir şey konuşmamaları için uyarmış. Sonra da benden iş çıkmayacağını anlamış olmalı ki, önce Gaziantep il jandarma komutanına şikâyet etmiş. Taburda olduğum bir gün komutan beni Antep’teki albayın görmek istediğini söyledi. Gittiğimde, bir ağa tarafından şikâyet edilmenin askerlikte ne kadar önemli ve onur verici (!) olduğunu öğrendim. Güya geceleri köye girip kadınları dikiz ediyormuşum. İnanılır gibi değil, köylü kadınların  dövmeli yüzlerine gece bakmak başlı başına korkutucu bir olay olmalı; üstlerindeki giysilerde de en az 20 metre kumaş kullanılıyor herhalde; nerelerine bakayım… Keşke biraz daha mantıklı bir neden, akşam sağa sola ateş etme gibi bir şeyler ileri sürseymiş.

Meğer annemin girişimiyle, nasıl sağladıysa, sınırda 6 ayım dolunca tabur merkezine Oğuzeli’ne alınacağımı da söylemek için çağırmış albay. İkinci haberi ise Oğuzeli savcısından aldım. Gene taburda olduğum bir gün, akşam Antep’teki bir meyhaneye nezaketle davet etti. Gittiğimde anlattıkları çok ilgimi çekti ve ciddiye aldım. Akçakoyunlu’nun hemen batısındaki Ermiş köyünde de adını hatırlayamadığım bir ağa vardı. Ermiş ağası bir işi için Oğuzeli’ne geldiğinde savcıyla görüşürken bizim ağanın kendisine, benim için “Çok canımı sıkıyor, benim için 25 kuruşluk hükmü var” demiş. Söylenen 25 kuruş, o zamanki bir Geco merminin fiyatıydı...
Eh, buralarda daha fazla gezinmenin anlamı kalmadı. Hiç olmazsa eski bir tanıdıkla karşılaşabilseydim, durum daha farklı olurdu. Şimdi Gaziantep’in yolunu tutmak ve otelimi bulup yarını düşünmenin zamanıdır. Bu gezi anıları da askerlik anılarına döndü, ama buralara gelmemin amacı zaten eski günleri yad etmek değil miydi…

Güçlükle de olsa kent merkezini ve otelimi buldum. Meğer Uğurlu Otel, Maarif Meydanı’na çok yakınmış. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra yemek yemediğimin farkına vardım. Ama yemek için çok biçimsiz bir saatti. Kırkayak’a doğru bir yürüyeyim dedim. Kırkayak’a varmadan eski kilisenin orada eskiden oturulup çay ve bira içilen güzel park vardı. Parkın bir yanında anıt öbür yanında da eski Ermeni kilisesi bulunuyordu. Kilisenin beden duvarlarında taa Antep savunması günlerinden kalma mermi delikleri vardı. Google’dan öğrendiğime göre adı Kendirli Kilisesi’ymiş. Yıllar içinde değişik amaçlarla kullanılmıştı, şimdi kim bilir nedir… Anıtın ve kilisenin fotoğraflarını çektim. Kilise yakınındaki kaldırım döşemesini pek beğendim. Oturup bir çay içmeyi istedim ama parkın o eski havasını bulamadım.





Kendirli Kilisesi'nin görüntüsüne büyültülerek bakılırsa mermi izleri görülür 



Kırkayak’a doğru yürüdüm. Eskiden buradaki boş alan park haline getirilirken çevresi sütunlarla çevrilmiş, sütunlar arasına da demirden parmaklıklar yapılmış, zamanla demir parmaklıklar sökülmüş, sonra sütunlardan bazıları tahrip olmuş. Park adını bu sütunlardan alıyor, halk sütunlara ‘ayak’ demiş. Aklıma hemen Euromos’taki Zeus Tapınağı’ndan arta kalan sütunlara Selimiyeliler’in ‘Ayaklı’ demesi geldi. Yakın yıllarda yeniden park olarak düzenlenirken kalan ayaklar, pardon sütunlar meydana çıkarılıp korunmuş.

Önceden taksi şoförlerine eski Burç Lokantası gibi iyi yemek yenebilecek bir yer sormuş ve Kırkayak tarafındaki Beyaz Han’ı öğrenmiştim. “Bizi oraya almazlar amca, sen git de bir duble de bizim için iç!” demişlerdi.

Kilisenin yanından Kırkayak’a doğru yürürken yağmur çiselemeye başladı. Yağışa aldırmadan yürüdüm, Beyaz Han’ın karşısına kadar gelip binayı uzaktan seyrettim. İhtişamlı bir görüntüsü var… Binayı hatırlar gibi oldum, Kavaklık’a bu yoldan mı gidiyorduk acaba? Öyleyse burada harap binalar vardı, onlardan biri olmalı. Bina yeni restore edilmiş olmalı ki, pek bakımlı görünüyor. Ama değişik işletmelere kiraya verilmiş, birçok kentte olduğu gibi tabela karmaşası görüntüye biraz zarar veriyor. Karşıya geçip “han”ın kemerli kapısından içeri girdim. Beni içeride geniş bir avlu karşıladı, 750 metre kareymiş, hani nerdeyse bir dönüm… Burası lokanta olarak düzenlenmiş, masalar simetrik olmayan güzel bir düzenlemeyle yerleştirilmiş, askeri düzen olmaması pek hoş olmuş. Avlunun sağındaki girintide bir şemsiye altındaki birkaç kadından başka oturan kimse yoktu. Önlerinden geçip iç bölüme yöneldim. Yağış hızlandığından dışarıda oturamayacaktım. Genç garsonlar yer gösterdi, uygun gördüğüm bir masaya oturdum. Oturduğum yerden hem avluyu, hem de “han”ın içini görebiliyordum. Saat herhalde 6’ya geliyordu.


Bugün Gaziantep’e gelişimin 44. yıldönümünü kutlamaya karar verdim. Gelişim kadar ‘görkemli’ olmasa da hoş bir akşam yemeği yiyip, iyi bir akşam geçirmeye niyetliydim; öyle de oldu. Beyaz peynir, kavun, altı ezmeli kebap ve 20’lik küçük bir rakı söyledim. Nefis tuzsuz Antep peyniri ve lezzetli bir kavun geldi, benim de keyfim yerine geldi. Sonra kebabı getirdiler. Burç Lokantası’nın kebaplarıyla boy ölçüşemezdi ama Davut Ağa’nın kebaplarına yakındı. Sınırdan Oğuzeli’ne gelip ev kiralayarak yaşamaya başlayınca öğle ve akşam yemekleri subay gazinosunda yeniyordu. Ben akşam yemeklerini gazinoda yemeğe zorunlu değilsem mutlaka Davut Ağa’da yerdim. Onunla aylık anlaşma yapmıştım: peynir, altı ezmeli kebap, yarım şişe rakı için her ay ona peşin 300 lira öderdim. Sıcak yaz gecelerinde Sacır Deresi’nin üzerinde şırıl şırıl su sesi eşliğinde karlı rakı içmek güzel olurdu. Kışın yağan karı araya saman koyarak kuyulara yığarlar, yazın kullanırlardı. Biraz kirli ve samanlı olurdu ama, sınırdayken kurtlarını süzerek içtiğimiz sulardan daha temizdi.

Hafif bir müzik eşliğinde karnımı doyurup rakımı yudumlarken yağmur durdu ve avlu dolmaya başladı. Kadınlı erkekli, çocuklu bir kalabalık doldurdu Beyaz Han’ı. Hemen her masada rakı içiliyordu. Eskiden, Antepli kadınların ‘kıllı göğsü ter, ağzı rakı kokmayan adama erkek denmez’ dediği, hatta kocalarını pavyona gitmeye teşvik ettikleri söylenirdi. Söylenti hâlâ geçerli anlaşılan.





Altı ezmeli kebap, beyaz peynir, kavun ve buzlu rakı, daha ne olsun... 

Antepliler çok çalışkan olur. Kendileri için, gündüz ‘eşşek’ gibi çalışırız, gece harcar eğleniriz derlerdi. Pazar günleri şehir çevresindeki alanlardaki her ağacın altından bir duman yükselirdi; pikniğe çıkmaya Antepliler “sahreye çıkmak” derler, tatil günü her ağacın altında bir aile yerleşir, mangal yakılır, çiğköfte yoğurulurdu. O yıllarda yani 1960’ların sonlarında şehirde 10’dan fazla pavyon vardı. Bu pavyonların yazlık yerleri ayrıydı; istasyona giden cadde üzerinde sağlı sollu sıralanırlardı. Sıcak yaz gecelerinde Davut Ağa’nın önde giden salaş meyhanesinde hızımı alamayınca geceleri bizi hep Antep’e götüren taksi şoförünü çağırır, yazlık pavyonlardan birinin şirin söğütlerinin altında ikinci bir sofra kurardım. Genellikle yalnız giderdim; çünkü öbür yedeksubay arkadaşlarla gittiğimde hep keyfimi kaçıracak bir durum ortaya çıkardı. Rakı içmekten anlamazlar, böyle yerlerde nasıl davranılması gerektiği konusunda görgüleri olmadığından akıl dışı davranışlarda bulunurlardı. Daha önce görgüleri pekişsin diye birkaç kez getirmiş olmama rağmen böyle olunca iyice canım sıkılırdı. Mekânda da ben tanındığım için “Bunlar da kim teğmenim” sorusuna muhatap olurdum. Pavyonlardaki garsonlar beni tanırdı; üstümdeki gündelik askeri eğitim kıyafetiyle gittiğim için kapıda garsonlardan biri bana ceketini giydirir, böylece ayaklarımdaki postallarla sivil bir müşteriye dönüşürdüm.

Eskiden pavyon hayatı başka bir âlemdi. Sesi güzel olmayan kadınlar ne kadar güzel olursa olsun Antep pavyonlarında sahneye çıkarılmazdı. Daha sonra İstanbul pavyonlarına da takıldım ama Antep’teki hava hiçbirinde yoktu. Sahneye çıkan yahut çıkmayanlar arasında güzel kadınlar çoğunluktaydı. İçkiliyken her kadın güzel görünür denir ama, o zamanlar benim için bu kural geçerli değildi. Çünkü bu kadınlardan bazılarını bir biçimde gündüz de görüyordum. Ayrıca o yıllarda içkiye karşı dayanıklılığım yüksekti. Şimdi neden uygulanmaz bilmem, 1960’larda ülkenin sıcak güney illerinde yaz mesaisi uygulanıyordu. Mesai sabah 7’de başlar, yanlış hatırlamıyorsam 11’de öğle tatiline girilir, 2’de ya da 3’te gene başlayan mesai 6’da yahut 7’de sona ererdi.

Sabah 5’te ya da 6’da pavyondan Oğuzeli’ne dönünce tabur nizamiyesinin hemen yanındaki ciğercide yöreye özgü “cağartlak kebabı”yla kahvaltı edip çay içtikten sonra sabah eğitimine çıkar askerlerle birlikte eğitim alanının çevresinde 3-4 tur koştuktan sonra vücudumdaki bütün alkolü ter halinde attığımı hissederdim.

Beyaz Han’ın iç duvarlarında eski Antep resimleri asılı. Onlardan bazılarını görüntüledim. Eskiden şehirde bir Amerikan hastanesi olduğunu bilirdim de, Amerikan koleji olduğunu bilmezdim; o resimlerden bunu da öğrendim. Güzel bir akşam oldu, hesap düşündüğümü biraz aştı ama keyfimi bozmadı.

Amerikan Koleji 


Solda Kırkayak, sağda Beyaz Han 

Ertesi gün Zeugma Mozaik Müzesi ve Arkeoloji Müzesi gezecek olmanın heyecanıyla otele dönüp güzel bir uyku çektim.

9. GÜN

Kahvaltıdan sonra otelden çıkıp sokak başındaki duraktan bir taksiye bindim. Şoför, Zeugma Mozaik Müzesi’nin kent merkezinden biraz uzağında olduğunu söyledi; yer bulamamışlar da ondanmış. Birden canım sıkıldı, kent merkezinde kocaman eski kilise var, neden onu düzenleyip eski bir mekânı kültürel hayata katmazlar acaba?! Öyle yaparlarsa inşaat sektörü kaybeder de ondan herhalde. Müzenin kapısına vardık ki, merdiven başından bir adam ‘kapalı’ anlamında ellerini sallıyordu. Sonra yanımıza geldi ve müzenin bir bakan tarafından açıldıktan birkaç gün sonra yeniden kapandığını, seçimden sonra açılacağını söyledi. Ben ipin ucunu kaçırdım. Taksiden inip başladım söylenmeye: Müzenin açıldığını gazete ve televizyondan öğrenip uzaktan ziyarete geldiğimi, ama dünyanın en büyük mozaik müzesinin açılışını seçim zaferi kutlamalarıyla birlikte yapması gerektiği için geri dönmek zorunda kaldığımı söyleyip durdum. Şimdi evde bazı televizyonların taze belgesel kanallarında gezemediğim müzenin görüntülerine bakıp fenalık geçirmekteyim.
Sonra ver elini Gaziantep Arkeoloji Müzesi… Yaş haddinden ücretsiz, yani 65 yaştan sonra bedava olarak girdiğimde, birçok merdiven başı ve galerinin bantlarla kapatılmış olduğunu gördüm. Tabii eserlerden bir bölümü yeni müzeye taşınınca boşalan bölümler depolardan çıkacak eserlerle yeniden düzenlenmediğinden burada böyle perişan bir durum oluşmuştu anlaşılan. Bu nedenle olsa gerek, müzede savruk bir sergileme göze çarpıyor. Dülük (Doliche) nişli mezar buluntularının hemen önünde Zeugma mezar stellerinin sergilenmesi hiç uygun düşmemiş. Fazla uzatmadan geziyi tamamlayıp çıktım.


Dülük maketi 

Eskiden buralarda timsah yaaşarmış 

Mamut fosili parçaları 














Urartular buralara kadar gelmişler 

Ama bu Viking o kadar yolu nasıl gelmiş acaba... Hiçbir bilgi yoktu!

Urartular ticarette Asurlarla aşık atmış galiba 














Bir taksiyle yemeni almak için çarşıya gittim. Yemeni aldıktan sonra yemenicinin tam karşısındaki fıstıkçıdan ufak tefek bir şeyler aldım. Otele dönerken karşıma çıkan meydandaki dükkânlardan birinden bir bağ kurutulmuş patlıcan aldım. Bakınırken çuvallardan birinin üstündeki etikette “kuş boku” yazdığını gördüm. Sorduğumda dükkân sahibi “Eağem biz Antep’te en kaliteli antepfıstığı içine kuş boku deriz” dedi. İstanbul’da kadın erkek, çoluk çocuk herkes birbirine nasıl “abi” ya da “ağbi” diyorsa Gaziantep’te de eskiden beri herkes birbirine “eağem” der. Biraz kuş boku alıp Maarif Meydanı’nın arkasındaki çarşıda buluna bir lokantada geleneksel öğle yemeğim kuru-pilavı yiyip otele döndüm.

Bu gün çok verimsiz ve bir o kadar da yorucu geçti. Yarın Antakya yolcusu olduğumdan otel rezervasyonu yapmam gerekiyordu. İnternetten Mozaik Otel’i buldum ve telefon edip yer ayırttım. Rezervasyon yaptırdığım aksanlı konuşan kadın görevliyle pazarlığı 60 lirada sonlandırdım; yoksa 75 liraymış.

Duş yapıp dinlenmeye çekilince yorgunluğum beni gene eski günlere çekti. İlk gelişimizde Özkan’la kaldığımız Veliç Otel’den Şehreküstü’deki Oğuzeli minibüs durağına gitmiştik. Minibüste şoförün tam arkasındaki koltuklara oturduk. Şoför minicik yaşlıca bir adamdı. Şoför mahalli kapısının tam yanında kelepçelerle menteşelerin hareketsiz bölümüne bağlanmış küçük bir nargile vardı. Adam arabaya binerken minik top gibi bir şeyi yakıp nargilenin tepesine sıkıştırdı. Sonra nargileyi fokurdata fokurdata bağların ve bahçelerin içinden geçerek kasabadan çok köye benzeyen Oğuzeli’ne varmıştık. Taburun önünde inip nizamiyeden girişimizdeki acemiliğimizi unutamam. Nöbetçiye ne diyeceğimizi bilememiş, lafı gevelemiştik. Sonra bizi Mete ve Yurdaer adlı yedek teğmenlerin yanına götürmüşlerdi. Çok sıcak karşıladılar, komutana götürdüler, kısa bir tanışma faslından sonra kasaba denen yerleşmenin iç kesimlerindeki evlerine götürdüler. Bu iki Ankaralı yedeksubayın bize, yahut bana karşı çok samimi davrandıklarını belirtmeliyim. Onlarla tanışmak bütün yabancılığımı bir lahzada silip süpürdü. O akşam bizi Antep’e pavyona götürdüler. Birkaç pavyon gezdikti; nereye gitsek onları tanıyor ve nereye koyacaklarını bilemiyorlardı. Galiba Mete’nin pavyonlardan birinde ilgilendiği veya ilgisini gördüğü güzel bir kadın vardı. Sayelerinde güzel bir gece geçirdim. Galiba biraz taşkın davranmışım ki ertesi gün Gaziantep’teki tugaydan tanıdığım bazı yedeksubaylar telefon edip pavyonlarda bir çiçek gibi açtığımı söylediler. Sınıra gideceğimiz için bize hiç olmazsa bir gece hoşça vakit geçirtmeye çalıştıklarını sonradan idrak ettim.

Bu iki güzel insan sınırda görev yaptığım süre içinde, yani ilk 6 ay boyunca taburdaydılar, ben tabura gelmeden önce terhis olup gittiler. Gitmeden önce onlara güzel bazı veda partileri verdik, bunlardan biri de Antep’teki pavyonlardan birinde gerçekleşti. Gittikleri gün biraz gözyaşı döktüğümü hatırlıyorum. Sınırdayken belimde sallanan altı patlar Smith Wesson’la kendimce kovboyvari nişan talimleri yapar mermilerimi kısa sürede bitirirdim. Sonra tabura gelir “Teğmenim, teğmenim mermim bitti” derdim. Yurdaer beni hiç kırmaz, bir yerlerden bulur birkaç mermi verirdi.

Sonraki yıllarda Mete’yi hiç görmedim. Yurdaer Tığlı ile sanırım 1976’da Nişantaşı’nda Halk Sigorta’nın bulunduğu binanın önünde karşılaşmıştık. TPAO da o binadaydı ve orada çalışıyordu. Sonra Halk Sigorta grevi sırasında da birkaç kez karşılaşıp sohbet ettiydik. Hayattalarsa ikisinin de kulakları çınlasın, onları pek sevmiştim.

Şimdilerde düşünüyorum da, ayda birkaç kez pavyona gider gene de geçinebilirdim. Maaşım, ödeneklerle birlikte yaklaşık 900 liraydı. Bunun 300 lirasını Davut Ağa’ya veriyordum, yemek parası olarak gazinoya verdiklerim ile birkaç kişi kaldığımız ev kirası payım, sigara parası olsa olsa 250 lira tutardı. Demek üstünü pavyona ve şoföre veriyormuşum. Terhisime yakın iki takım elbise ve bazı hediyeler alınca bütçem açık verdi. Veteriner yedeksubay bir arkadaştan borç almış, döner dönmez göndermiştim. Döner dönmez dediğim, 23 Nisan 1969’da terhis oldum, ertesi gün evdeydim, 1 Mayıs 1969’da Yapı Kredi Beyoğlu’nda 750 lira brüt maaşla işe başladım. Banka maaşı peşin ödüyordu, maaşımı alır almaz borcumu gönderdim.

Askerlik, beni kendime getiren önemli bir sınavdı. Ana baba yanında büyüyüp, eğitimi pek bir sorumluluk taşımadan tamamladıktan sonra hayatı tanımak için olumlu bir fırsat oldu benim için. Her be kadar üniversite yıllarımı bir ithalat şirketi ile bir sigorta eksperliğinde çalışarak geçirsem de, İstanbul’dan uzakta yaşamak, ülkenin başka yerlerini görüp farklı insanlar tanımak önemli bir deneyimdi. 1967’nin bir sonbahar günü önce Akçakoyunlu’ya oradan da ciple birinci hattan Karacaören, Üçkubbe ve Çangallı karakollarını ve takımın sınırlarını gösteren sınır taşlarını gösterip arazinin ortasında bırakıp gittiler, kilometrelerce düzlük içinde kendimi yapa yalnız buluverdim. Mayın tarlası, kaçakçılığın men ve takibi, karakol, askerlik, emir komuta, yemek, su, tuvalet nedir, nasıldır bilemeden kalakaldığımı hiç unutmuyorum. Çangallı karakol çavuşu beni doğuya doğru Üçkubbe karakoluna, oranın çavuşu da kalacağım Karacaören karakoluna getirdi. Karakol çavuşu kalacağım odayı gösterdi, hava kararmak üzereydi ama yavanda 11 delik saydım. İzleyen günlerde kerpiç binanın çatısının nasıl yapıldığını ve onarıldığını öğrendim. Bu arada biraz yüzbaşının yardımıyla, ama daha çok kendi çabamla sınırda bulunmanın ne anlama geldiğini de kavradım. Değişik silahları kullanmada kendimi geliştirdim. Çok zor uyum sağladığım tek olay, tuvalet sorunuydu. Klozet bir yana, tuvalet diye bir yer yoktu. Herkes bir konserve kutusuna su doldurup araziye çömeliyordu. Yörenin topografyası düzlüklerden oluştuğundan sakınmak falan beyhudeydi. Hele karakolun tam karşısındaki, demiryolunun 50 metre ötesindeki köyde tuvalet olayı âdeta bir şenlikti. Ona köy demek ne kadar doğruydu bilmem, belki de bir mezraydı. Sabahları güneş doğduktan biraz sonra bütün kapıları bize bakan evlerde ne kadar insan varsa, kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk dışarı çıkıyor, bir gün doğuya ertesi gün batıya doğru topluca biraz yürüyor, sonra hep birlikte çöküyorlardı. Kısa denebilecek bir süre sonra gene hep birlikte doğrulup evlere dağılıyorlardı. Onlar ayrılır ayrılmaz az önce çöktükleri alana çevrede ne kadar kümes hayvanı varsa koşarak üşüşüyordu. Dürbünüm olmadığından olayın ayrıntısına vakıf olamadım.

Karşı köydeki bu tuvalet olayı beni epeyce düşündürdü. O zaman da biraz tarih bilgisine sahip olduğum için 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu’da İngiliz ve Fransızlar’ın anlaşmasıyla masa başında haritalar üzerinde cetvelle çalışılarak düzenlenen sınırlarla yeni devletler kurulduğunu, bu yapılırken Türkiye temsilcisiyle müzakere ettiklerini, ama cetvelin işgalcilerin elinde olduğunu biliyordum. Bulunduğum yerde sınırı belirleyen demiryolu, 1899-1900 yıllarında Almanlar tarından cetvelle çizilen bir hat üzerinde döşenmişti ve bu nedenle sonraki cetvellilere büyük kolaylık sağlamıştı. Suriye sınırını gösteren haritalara bakan herkes Çobabey’den Nusaybin’e uzana Bağdat Demiryolu’nun ne kadar düz bir çizgi izlediğini görebilir.

Osmanlı topraklarını cetvelle ayıran bu yapay sınırların insanlara yaptığı, başlı başına incelenmeye araştırılmaya değer bir konudur. Görev yaptığım yerdeki insanların Türkmen aşiretlerine mensup olduğu söylenirdi; yani anadilleri Türkçeydi. Mayın tarlasıyla ayrılmasına rağmen sınırın iki yakasındaki akraba köylerin birbirinden kız alıp verdiğini duyardım. Mayına rağmen bunu nasıl yaptıklarını bilmezdim. Ama bazı geceler mayın tarlasında eski pasavan kapısı bulunan Üçkubbe ile Suriye tarafındaki uzak köy arasında ışıkla haberleşme yapıldığına da tanık olmuştum. Tuvalet konusuna gelince; birinci hattaki karakollardan yaklaşık 1 kilometre kuzeyde, karakolların tam arkasında birer köy vardı. Karakollar bu köylerin adıyla anılırdı. Bu köyleri birbirine bağlayan yol, birinci hatta paraleldi ve ikinci hat adıyla anılırdı. Karakollarda kuyu olmadığından askerler su almak için köye giderlerdi. Her karakolda birer lastik tekerlekli, ciplerin arkasına takılan cinsten küçük su tankeri vardı; askerler bunu çekerek köydeki kuyuya gider, doldurduktan sonra da çeke çeke getirirlerdi. Değişik nedenlerde arada bir ben de bu köylere giderdim. Köyde her evin dışında birer tuvalet kulübeciği vardı. Bu insanlar, yaklaşıl 1.300 metre güneydeki o Suriye köyündeki insanlarla akrabaydı. Tuvalet alışkanlığı nasıl böyle farklılık gösterebilirdi? Bunu şöyle çözdüm: Bizdeki her köyde birer okul ve merkezi olarak eğitim almış birer öğretmen vardı. Okulun tuvaleti, köye örnek olmuş ve yaygınlaşmıştı, Suriye’nin sınır köyleri o zamanlar bu olanaktan yoksundu.

Birkaç anımı daha hatırlayıp Gaziantep’ten ayrılayım. Karacaören’deyken yerime epeyce ısındıktan sonra mayın tarlasının demiryolu tarafını merak ettim. Hergün sabah bir mototren Halep’ten Bağdat’a, öğleden sonra da Bağdat’tan Halep’e geçiyordu. Haftada birkaç gün bizim demiryolu işçileri hatları kontrol etmek için kâh yürüyerek, kâh dekoville dolaşıyorlardı. Demiryolu işçilerinin kaçakçılık yapma olanağı var mıydı? Bunu bölük komutanı yüzbaşıya söylediğimde, bir gün iki askerle Akçakoyunlu’ya gelip demiryoluna girebileceğimi söyledi. Öyle de yaptım. Silahlı askerlerle girdim, birkaç kilometre yürüyünce demiryolu tarafındaki tel örgüden herhalde sel sularıyla çıkmış mayınları gördüm. Sonra bir köy göründü. Köyün demiryoluna bakan yamacında oturmuş insanları gözüme çarptı, sanki beni bekliyorlardı. Yaklaşınca Türkçe selam verip çay içmeye davet ettiler. Birkaç köylü ve iki Suriye askeri oturmuş semaverden çay içiyorlardı. Tanıştık, hal hatır sorduktan sonra çay ikram ettiler. Çayı İngilizvari fincanla içiyorlardı; fincanın yarısına kadar toz şeker koyuyor sonra sırf demle dolduruyorlardı. Çaydan çok bir tür mürekkebi andırıyordu; hem acı hem tatlı acayip bir çaydı. Suriyeli askerler çat pat Türkçe konuşuyordu; havadan sudan konuşup çayları içtikten sonra gene kendi topraklarımıza döndük. Batıya doğru biraz daha gittikten sonra geriye, Akçakoyunlu’ya doğru yürüdük.

Sınırdayken ay başlarında yaşadıklarımın askerlik anılarım arasında müstesna bir yeri vardır. Her ayın birinde bölükten gelen bir ciple Oğuzeli’ndeki tabura gider maaşımı alırdım. Sonra aynı ciple ver elini Gaziantep! Cipi Maarif Meydanı’nda valiliğin önüne park ederdik. Önce hamama gider güzelce bir yıkanıp bir ayın tozunu pisliğini atar yeni, temiz çamaşırlar giyerdim. Sonra çarşıda biraz dolaşır; bazen transistorlu radyolara bakar, bazen yemenicilerin çalışmasını seyreder, bazen de palaskalara ve tabanca kılıflarına bakardım. Bakırcılar çarşısı çok ilgi çekiciydi. Suriye Pasajı denen yerde İstanbul’da görülmeyen mallar satılırdı; vitrinde sergilenmeyen malların el altından satıldığı söylenirdi. Bu malların hepsi kaçaktı; satıcılarda tüm malların gümrükten alınmış faturaları vardı, yani yasal iş yaptıklarını belgeliyorlardı. Ama kimseye fatura vermediklerinden ve satılan malın yerine hemen yenisini koyduklarından bir faturayla 1001 mal satıyorlardı. Asker olmama rağmen oradan korka korka Grundig marka bir transistorlu radyo aldım. Bu radyo, sınırda geçirdiğim günlerde boynumda asılı olarak bana hep yoldaşlık etti. O günlerde kendime bir yol çizmiştim: Bir radyo, bir ev ve bir otomobil alacaktım. Son ikisi için 35 yıl beklemem gerektiğini o zamanlar bilmiyordum.

Çarşı gezmesinden sonra doğru Burç Lokantası’na gider kendime mükellef bir ziyafet çekerdim. Öbür arkadaşlarla birlikteysek ve hava uygunsa oradan Kavaklık’a giderdik. Kavaklık, çevresi kavaklarla çevrili büyük bir çayırdı, bir tarafından dere akardı. Yerlerin çimenle kaplı olduğunu, o koca alanda belki yüzlerce masa ve sandalye bulunduğunu, orta yerde bir sahne yapısının yükseldiğini hatırlıyorum. Burası da bir lokantaydı, ama kır lokantası. Öbür lokantalarda ne varsa burada da vardı. Çok sayıda garson masalar arasında koşturur, kadeh tokuşturma sesleri kahkahalara karışırdı. Gecenin belli bir saatinden sonra şarkıcılar sahneye çıkar şarkılar söylerlerdi. Savaş Ay’ın annesi Şükran Ay’ı ilk kez orada dinlemiştim. Sonra pavyonlardan birinde de dinlediğimi hatırlıyorum. Sonra cipin yanına döner uyuklayan şoför ve muhafız erle birlikte Akçakoyunlu’ya doğru yola koyulurduk. Işıl ışıl olan aydınlık şehir ardımızda kalır, son olarak Oğuzeli ve Sazgın ışıkları da gözden kaybolunca zifiri karanlığa doğru yol alırdık. O görüntü bana hüzünden de fazla bir kızgınlık, kırgınlık ile birlikte kaybolma hissi verirdi. Bu duygu beni hırslandırır, hırçınlaştırırdı. Elde ilkel diyebileceğim silahlar, sınırda zifiri karanlığın içinde beklemek ne kadar anlamsızdı. Hele bir gün yüzbaşı ciple Özkan’la beni Akçakoyunlu’ya getirtmiş, savaş durumunun söz konusu olduğunu söyleyip, kendisine emanet edilen olağanüstü durum zarflarını yanımızda açmış ve okumuştu. Bu zarflarda Suriye’den gelebilecek bir saldırıda neler yapmamız gerektiği yazılıydı. Karakolların önündeki boy çukurlarına ki, bunlar zamanla dolmuş ve sadece bir çukur halindeydi, Hoçkis otomatik tüfek çıkarılacak ve gerektiğinde askerlerin taşıdığı Kırıkkale tipi tüfeklerle birlikte “vatan savunması” yapılacaktı. Biz Piyade Okulu'nda Amerikan M1 tüfeğiyle eğitim görmüştük, Kırıkkale piyade tüfeğini ilk kez burada görüyorduk. Tek tek ateş edilebiliyor, 5 mermi alıyor ve her atıştan sonra boş kovan mekanizma kolu geri çekilerek atılır, mekanizma ileri sürülürken yeni mermi atış yatağına yerleşirdi. İyi tüfekti ama, yavaştı. Gelebilecek saldırı, Sovyet tanklarıyla yapılacağına göre ve bir roketatarımız bile bulunmadığı düşünülürse, bizler “savaş zayiatı”ndan başka bir şey olmayacaktık. Yüzbaşıyla birlikte duruma güldük, ama o zamanlar kahraman ordumuzun ağlanacak durumu da buydu işte… Bunu, kimseyi askerlikten soğutmak için filan yazmadım, yalnızca bir durum saptamasıdır, aradan 40 yıldan fazla zaman geçti... Üstelik, şimdi nasıl bilmem ama, o yıllarda birçok konunun temelini aydınlatabilecek bir hudut tekmili vardı, ben de bunu bir kez galiba tugay komutanına vermiştim. Hatırlayabildiğim kadarıyla şöyleydi: "Asil Türk milletinin namus ve şerefini korumakla görevli Oğuzeli Bağımsız Seyyar Jandarma Taburu 2. Bölük, 2. Takım 1 asteğmen, 3 çavuş, 18 erle 623 ile 634 numaralı hudut taşları arasında can verip ölmeye hazırdır komutanım!" Erat miktarı ve hudut taşı numaraları gerçek değil, öbür bilgiler verdiğim tekmildeki gibidir.

Anılarımda yer alan öbür önemli olay da 27-28 Mart 1968 günleri yaşadıklarımdı. Devehöyük karakolundaydım ve o gece bir şişe votkayla 25. doğum günümü kutlamaktaydım. O ayın sonunda, yani 4 gün sonra sınırdaki görevim sona erecek ve Oğuzeli’ndeki tabura gidecektim. Gecenin bir saatinde çavuş gelip, mezarlık civarında mayın tarlasında bir eşek olduğunu söyledi. Fırladım gittim, “vurun” dedim, askerler ateş ettiler, zavallı hayvan sessiz sedasız öldü. Düşünce mayın filen patlamadı, nereden geldiyse hiç mayın patlatmaması ilginçti. Bu bölümden biçer döverlerin geçtiği söylendiğine göre belki de bu alanda mayın yoktu. Acaba Suriye tarafından eşeği sürüp, onun izinden bu tarafa mı geçecekler diye saatlerce bekledik. Sabahleyin çavuş Acarköy'den  “mıntıka yarıp” geçtiklerini söyledi ve ben beynimden vurulmuşa döndüm. Benim haberim olmamıştı ve tabur komutanı Fikret Gülersoy, Acarköy'ün karşısında demiryolu üstündeki dekovilde benim gelmemi bekliyordu. Gittim ve mayın tarlasında açılan yolun tam nöbetçi kulübesinin önüne çıktığını gördüm. O an, bir insanın kendini aptal hissetmesinin ve nasıl mahcubiyet duygusuna dönüştüğünü öğrendim. Hırsımı nöbetçilerden aldım, galiba istemeden birinin kulak zarına zarar verdim. Mayın tarlasında açılan yol demiryolundan kıvrılarak geliyor ve tam nöbetçi kulübesinin önüne çıkıyordu. Nöbetçi kulünesi öyle sıradan bir kulübe değildi. Taştan bir kaide üstünde yükselen betonarme bir yapıydı. Yani nöbetçiler görmeden yahut onların izni olmadan mayın tarlasından kimse geçemezdi. Belki birkaç yüz liralık bir çıkar karşılığında beni budala yerine koyarak kandırmışlardı. 
Yapacak bir şey yoktu. Tutanaklar imzalandı, 4 gün sonra tabura gittiğimde yarbaydan zılgıt yedim. Askerliğim boyunca beni en utandıran olay budur. Belki de ağa benden intikamını böyle aldı, bilmiyorum…

10. GÜN: HATAY

Sabah kahvaltıdan sonra bin bir güçlükle otoyola çıkıp batıya yöneldim. Gaziantep öyle büyümüş ve gelişmiş ki, ne neresidir çıkaramadım. Kentin büyüklüğünü anlamak için sanayisini incelemek yeter. Türkiye’de ilk bombeli oto camı 1960’larda Gaziantep’te yapılmıştı. Gaziantep’te yapılan çelik para kasaları uzun zamandır dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyor. Bugün Gaziantep’te 7 tane organize sanayi bölgesi varmış, 8. ise kurulmaktaymış. Kent daha doğusunda savaş nedeniyle boşaltılan ve boşalan kırsal yerleşmelerden çok göç almış; büyümüş de büyümüş.

Zar zor çıkabildiğim otoyolda Osmaniye’ye doğru ilerlerken tabelalar, bu otoyolun Antakya’ya kadar devam ettiğini gösteriyordu. Böyle olmadığını biliyordum, ama belki yakında bunu da gerçekleştirmişlerdir diye düşündüm.

Eskiden Gâvur Dağı denen yere artık Nurdağı deniyor. Askerlik yaptığım yıllarda otobüsler Gâvur Dağı Geçidi’ni inleye, oflaya, puflaya aşardı. Bir keresinde kar İstanbul’dan çıkarken başlamış, Gaziantep’e varana kadar 26 saat sürmüştü. Yani yağışın batıdan doğuya doğal ilerleme hızıyla otobüsün hızı örtüşmüştü. Düşünüyorum da, tek şoförle o yolu kazasız nasıl almışız?... O yolculukta Gâvur Dağı Geçidi’nde bir kaza nedeniyle saatlerce beklediğimizi hatırlıyorum. Bir tanker yoldan kaymış ve uçurumun başındaki bir ağaca takılmıştı. Bekleyen araçların farlarında tipinin şiddetiyle sallanan ağaçla birlikte salınan tankeri uzun süre seyretmiştik. Otobüsün buğulanan camını sildiğimde dimdik yaklaşık 700-800 metre aşağıdaki Fevzipaşa istasyonunun ışıkları tipide bir kayboluyor, bir görünüyordu. Şimdi otoyol oraları dümdüz geçiyor. Sonra, önce Devlet Bey’in memleketi Bahçe, daha sonra da Osmaniye’den geçip Toprakkale kavşağına geldim. Burada güneye dönüp Dörtyol’a yöneldim. Erzin ve Dörtyol’dan sonra Payas’a vardım. Payas’a Yakacık adını yapıştırmışlar, öbür yerlerde yaptıkları gibi olmamış, yakışmamış! Bu işler Ankara’daki masa başlarında alınan kararlar ve bulunan adlarla olmuyor, olmaz; bırakın her yer adıyla kalsın!

Payas’tan sonra İskenderun Demir ve Çelik Fabrikaları göründü. Bu fabrikayı Sovyetler Birliği’nin yaptığı günleri biliyorum. Yapı-İş Sendikası’nın Botaş’taki ve İsdemir’deki mücadeleleri unutuldu gitti, ama dillere destandır, Amanoslar’ın taşlarına kazınması gerekir. Durup fotoğraf çekerken o günleri, iş kazalarında yitip giden işçileri, hakları için direnen işçileri ve büyük işçi önderlerinden İsmet Demir’i andım.

İskenderun Demir Çelik Fabrikaları (İsdemir) 

Solda iki yol aydınlatmı direği arasından yüksek fırınlardan biri görünüyor

Gişelerden geçtikten epeyce sonra, Belen yakınlarında otoyol sona erdi. Demek ki, bildiğim gibi otoyol Antakya’ya kadar devam etmiyormuş. O sırada gene askerlik anılarım ağır bastı; bir hafta sonu gelip Soğukoluk’ta yaptığımız âlem… Oğuzeli’ndeki bir taksiciyle anlaşıp birkaç arkadaşla gelmiştik; şoför İskenderun’da tanıdığı bir pezevenkten kadınları çağırmış, sonra Soğukoluk’taki Bahriyeli Emin olarak bilinen kişinin oteline gitmiştik. Otel, o günün koşullarına göre epeyce lüks bir mekândı. Lokanta bölümünden İskenderun, Akdeniz, Yarıkkaya, tepedeki radar istasyonu bütün haşmetiyle görünüyordu. Dairelerin odalarındaki pencerelerden de aynı manzaranın yanı sıra bir dizi çağlayanı görmek mümkündü. Her şey rüya gibiydi; sınırın o kasvetli günlerinden sonra böyle bir tatil bana çok iyi gelmişti. Terhis olmadan tek başıma tekrar geldim ama, o hafta sonundaki hoşluğu yaşayamamıştım. 12 Eylül 1980’den sonraki karanlık günlerde Uğur Dündar’a Soğukoluk’un ipliğini pazara çıkarmak için program yaptırmışlardı. Hokkabaz gibi gizli dehlizlerden kadın çıkarmışlardı. Kurmaca olduğu o kadar belliydi ki, ama halkımız çok önemli bir şeymiş ve askerler ülkedeki ahlaksızlığı temizliyorlar diye âdeta sevinerek izlemişti. Oysa Soğukoluk, Hatay daha Türkiye’ye katılmadan önce işgal sırasında Fransızlar tarafından askerlerinin eğlenmesi için keyif merkezlerinden biri olarak kurulduğu bilinir. İskenderun’un yaylalarından biri olan Soğukoluk, sonradan oluşturulmuş bir merkez değildir. Üstelik Fransız işgali sırasında Harbiye’de de böyle bir yer olduğu söylenir. Beyrut’taki ve dünyanın öbür sayfiye yerlerinde bunun gibi binlerce eğlence ve keyif merkezi vardır. Gönül ister ki, bu gibi yerler birer fuhuş merkezi değil de kadınlarla erkeklerin birlikte yeyip içtiği eğlendiği yerler olsun.

Her konaklama merkezine geldiğimde yaptığım gibi, Antakya’ya ulaştığımda da otele gitmeyi akşama bırakıp, günün kalan saatlerinde gezmek istedim. Önce Samandağı’ndaki Çevlik kıyısına yöneldim. Samandağı sevimsiz, sanki yazılmamış bir kitabın müsveddesi gibi, kendini bulamamış kişiliksiz bir yerleşme merkeziydi. Bir akaryakıt istasyonuna Çevlik yolunu sorup öğrendikten sonra yola devam ettim. Kıyıya vardığımda kilometrelerce uzanan bir kumsalla karşılaştım. Patara kumsalını uzun ve eşsiz sanırdım, oysa Çevlik kumsalı dünyanın en uzunları arasında ikinciymiş. Kumu siyah renkli ve denizi o kadar iyi görünmüyor. Denize açık olduğundan ve yılın büyük bölümü dalgalı olduğundan denizi biraz bulanık olurmuş.




Buradaki bir kır lokantasının yanında kocaman “Vespasianus-Titus Tüneli Beşikli Mağara Mezar Anıtı” yazan bir tabela var. Esas olarak bu tüneli görmek için gelmiştim.

Gaziantep’ten saat 10’da çıktığımı düşününce, buraya yaklaşık 3,5 saatte geldiğimi anlayıp şaşırdım. Sonra patikaya dalıp tünele doğru atıldım. Tünele girdiğimde arkamdan yaşlı bir Japon çift yetişti. Tünele giden yeşillikler içindeki patikada yürürken sol taraftaki yamaç mağara biçimli mezar odalarıyla doluydu.













Sağ taraf meyve bahçeleri ve bostanlarla kaplıydı. Köylüler yol kenarına dizdikleri ürünlerini sergiliyorlardı. Patika meyve ağaçlarından tünel halinde görünüyordu. Yolun kenarındaki beton arktan bol su akıyordu.



İleride soldaki bir ahşap merdivenle tünelin kapalı bölümünün ağzına iniliyor. Gerideki açık bölümü Japon turist çiftle birlikte dolaştım. Bu bölüme yalnız girdim. Tünel bölümüne Saklı Kent’te olduğu gibi ahşap iskele yapmalılar. Çünkü tabanda cılız da olsa akmakta olan bir dere var ve bu dere çukurlukları suyla doldurduğundan geçmek çok güç, hele de benim gibi biri için…











Tünelin sonuna ulaşabilmek için çok üstün bir performans gösterdiğimi söyleyebilirim. Parlayan kaygan kayaları aşıp ilerlemeye çalıştıysam da ilerideki bölümlerde yer alan suyla dolmuş çukurlukları geçemediğimden geri dönmek zorunda kaldım. Öyle anlaşılıyor ki, tünelin kenarında sonradan yapılmış kanaletler, dışarıdaki bostanlara su taşıyor. O parlak kayaları yeniden aşıp ahşap merdivenlerden çıkarak bir okul çocukları grubunun içine düştüm. Her kafadan bağırışın ve çığırışın çıktığı bir hengâmeydi. Başlarında öğretmenleri de vardı, ama biraz özgür eğitilmiş bir öğrenci topluluğuna benziyordu, aralarına Hollandalı turistleri de katmışlardı. Beşikli Mağara’ya varmak epey zaman aldı, yorgunluk hissetmedim. Kayalara oyulmuş mağaralar içindeki mezarlar beşiği andırdığından halk bu adı vermiş buraya.





Sütun başında bir istiridye kabuğu işlemesi var 




Dönerken bu dağ gezisi diyebileceğim maceralı yürüyüşümün aslında nefes darlığı hastalığım için bir test olduğuna karar verdim. Nefesim tıkanmadığı gibi fazla yorulmadım ve tüneldeki performansım için de ellerimi birleştirip kendimi tebrik ettim.

Ören yerinin girişindeki kır lokantasında karnımı doyurmam gerekiyordu. Yemek saatim biraz geçmiş ve lokanta öğrenciler tarafından işgal edilmiş çığlıkların bini bir paraydı. Bir humus ile bir Adana kebap söyledim. Kebap gelene kadar humusu biraz ekmekle yedim. Sonra kebap geldi, birkaç lokma yemeğe kalktım; bugüne kadar yediğim en berbat Adana kebaptı. O sırada telefonda Canset’le konuşuyorduk, bunu ona da söyledim. Ama humus güzeldi doğrusu. Garsona hesabı bir 50 lirayla ödemek istedim, kasa meğer patronun cebiymiş; adam garsonun kasaya koyduğu 50 lirayı cebindeki desteye katmadan paranın üzerini vermedi.

Saat öğleden sonra 4’ü geçmişti, acaba Vakıflı’ya gitsem mi diye düşündümse de, oturunca yorulduğumu hissettim ve Antakya’nın yolunu tuttum. Kente girince otele telefon edip tarif aldım. Asi’nin sağında kalarak ilerleyince yol beni otele götürdü. Bu otelin de otoparkı yoktu ve yol kenarına yanaşırken park görevlisi Antakya’da otopark olmadığını, herkesin yol kenarına park ettiğini öğrendim. İki saatlik park parası ödeyip çantamla otele çıktım. Akşamdan sabaha kadar park ücretsizmiş. Kent merkezinde dikkatimi çeken bir konu da trafikteki özen oldu. Her yarde trafik ışıkları ve yaya geçitleri var ama bir yaya caddeye iner inmez araçlar zınk diye duruyor, dolayısıyla merkezde araçlar çok yavaş seyrediyor, bu durum çok hoşuma gitti. Sonra benzer bir durumun Gaziantep’te de olduğunu hatırladım.

Mozaik Otel eski bir konak olmalı, ortada değişik amaçlarla yeniden biçim verilmiş salonlardan odalara giriliyor. Örneğin en üst kattaki odalar salonda yer alan lokanta bölümüne açılıyor. Salonlardaki yüksek sehpalara ambalajlı defne sabunları dizilmiş, satılıyor. Lokanta bölümündeki bazı bölümlerde satılmak üzere giyim eşyaları ve spor ayakkabılar sergileniyor. Bazı otellerdeki dükkân bölümleri, burada otelin içinde, otel işletmecisi veya sahibi tüm işlerini burada yürütüyor.

Akşam lokantaya çıkıp yıllardır yemek istediğim “Arap Tava” adlı kebaptan yemek istedim. Otelin altında ünlü olduğunu söyledikleri bir kebapçı var, siparişi verdiğim çocuk oradan getireceğini söyledi. Ben de nasıl olsa bir saatten önce gelmez diye bir duble rakı ile kavun ve peynir söyledim; kavun yokmuş! Geveze bir patron ya da otel işletmecisi var, erkenden kafayı çekmiş, durmadan konuşuyor; belki kabalık oldu ama hiç yüz vermedim. Siparişi alan çocuk birazdan elinde bir tabakla geldi ve “Arap Tava”nın Halep’e özgü bir kebap olduğunu burada yapmadıklarını, ona benzer bunu yaptılar diye tabağı önüme koydu. Görüntüsü künefeye benzeyen kıymadan yapılmış acayip bir yemekti. Mecburen yedim, lezzeti fena değildi. İstediğim kebap, yıllar önce 1970’lerin ikinci yarısında Bostancı’da “Buhara” adlı lokantada yapılırdı; orada tanımış ve tadına bayılmıştım. Lokantaya girerken, daha masaya oturmadan aşçıya yaklaşır sipariş verirdim. Antakya mutfağının ürünü olduğu söylenirdi. Fırında uzun sürede pişen bir tür kıyma kebabıydı. Antakya’ya geldim ve yiyemedim, belki bir dahaki sefere…

11. GÜN

Hatay’daki son günüm. Kahvaltıdan sonra önce Hatay Mozaik Müzesi’ne gittim. Otele yakın sayılır. Müze, Asi’nin karşı kıyısında, köprü başında. Eserlerin zenginliğine uygun olmayan bir müze binasıydı. Eserler sığmamış lahit, heykel ve benzeri yontulmuş taş eserler açıklamasız olarak bahçeye serpiştirilmiş. Eminim, müze deposu da tıklım tıkış sergilenemeyen eserlerle doludur. Zeugma Mozaik Müzesi açılınca buranın pabucu dama atılacak tabii… Bu müze, mozaik konusunda dünyanın ikici büyük müzesiydi. Ülkenin her yanında yapılan kazılarda yeni yeni birçok Roma yapılarında yeni mozaikler bulunuyor. Geçenlerde Maraş’ta da büyük bir buluntu ortaya çıkmış, Zeugma’dan büyük olduğu söyleniyordu. Yuhanna’nın da söylediği gibi yalnızca tarihi eserlerin tanıtımı ve onlara yönelik turizm seferberliği açılması ülkenin giderlerini ve borçlarını fazlasıyla karşılayabilir potansiyel içeriyor. Müzede bolca fotoğraf çektim. Dionysos mozaiği ve sarhoş insan heykelleri çok ilgimi çekti, anlaşılan Roma döneminde bugün Harbiye denen Daphne’de şarap şelaleler gibi akıyormuş…
Hatay Mozaik Müzesi bahçesindeki eserlerden bazıları... 

Küplerin büyüklüğü çok ilgi çekici 



Lahitlerdeki taş işçiliğinin güzelliği göz kamaştırıcı... 






Acaba bu aslan heykelinin ağzından su mu, şarap mı akıyordu? 

Pimiş topraktan imal edilmiş su ya da kanalizasyon boruları







Bu parçanın adı "Bahtiyar Kambur"

"Herakles'in Yılanları Boğması"



"Sarhoş Dionysos"

















Adı "Mozaik" ama Hatay yöresi arkeoloji açısından çok verimli olduğundan müze, arkeolojik buluntularla aynı zamanda arkeoloji müzesi haline gelmiş. Önceden de yazdığım gibi içindeki eserler belli ki, bu müze binasına sığmıyor. Mozaikleri ayrı bir müzede, arkeolojik eserleri başka bir müze binasında sergilemek lazım. Üstelik yörede kazılar devam ederse ulaşılacak buluntuları koyacak yer bulunamayabilir. 

Neolitik Çağ buluntuları 


Darbukanın tarihi çok eski...










 Reyhanlı'daki Tel Tainat'ta bulunan Geç Hitit medeniyetine ait bir savaş arabası kabartması. Aşağıdakiler de Hitit eserleri:




Bir Hitit sarayı duvarından fresk örneği...



Çift ağızlı baltanın Karya'nın simgesi sanırdık, ama buraların Zeus'u da aynı baltadan taşıyor (Hitit sonrası) 

Çift ağızlı baltasıyla Zeus hazretleri 

Mozaiklerle çağdaş sayılabilecek heykeller serisi 

 






Bu iki metal tanrı heykelciği daha önceki döneme ait 


Değişik dönemlere ait diğer bazı objeler:






Müzeden çıkınca arabaya atlayıp benim Aziz Petrus Grottosu olarak bildiğim St. Pierre Kilisesi’ne gittim. “Grotto” sığınak biçiminde doğal, ya da oyulmuş sığ mağara anlamına gelir. AnaBritannica yıllarından bildiğim kadarıyla bu ibadethane Hıristiyanlarca yapılıp kullanılmış ilk mağara kilisedir. Habibi Neccar Dağı’nın dik yamaçlarına oyularak oluşturulduğu anlaşılıyor. İlk vaftizin de kayalardan sızan ve kutsal olduğuna inanılan suyla burada yapıldığı kabul edilir. Üstelik bu kilise Vatikan tarafından hac yeri olarak ilan edilmiş kutsal bir mekândır. Zamanla genişletilmiş olan kilisede cemaatin baskınlardan kurtulmasını sağlamak amacıyla kazılmış dar tüneller vardır. Işık alması için yapılmış olan dairesel pencere çok ilgi çekicidir. Kilisenin bahçesinden Antakya güzel görünüyor.






İlginç yer döşemesi... 

 Burada ilk vaftizi yapan Aziz Petrus 


Aziz Petrus'un tahtının yanında istemdışı poz vermiş bıkkın bekçi...

Dehlizler 





Habibi Neccar Dağı'ndan Antakya...

Sonraki hedefim ünlü Harbiye sayfiyesi. Antik çağ Antiokheia’sının sayfiyesi yahut yaylası olan Daphne, Roma döneminde soylular ve zenginlerin sefahat âlemlerinin yapıldığı bir yermiş. Her tarafından suların şaldır şuldur aktığı bu güzel sayfiye “Şellale” adlı beni pek güldüren bir filme de konu edilmişti.

Harbiye’yi ben hâlâ sayfiye sanıyordum, oysa gelişerek neredeyse Antakya’ya bitişmiş kocaman bir belde olmuş, yani belediyesi var. Her taraf apartmanlarla dolu, ama toprağın kaldığı her yer yemyeşil. Harbiye mesiresinin girişinde benim güçlükle yer bulduğum bir otopark var. Otoparktan ayrılıp aşağıya doğru inerken yamaçlardan akan suların çevresi hediyelik eşya tezgâhlarıyla dolu. Beldede yeşillikler ve tüm doğa nasıl apartmanlar ve yollarla tahrip edilmişse burada da tezgâhlar aynı işleve sahip. Ben arabayı paralı otoparka bıraktım ama aralarında Suriye plakalılar da olmak üzere birkaç otomobil orada bulunduğum sürede patikadan aşağıya indi. Yavaş yavaş sinirlerim bozulmaya başladı; bir aralıktan görebildiğim kadarıyla en aşağıda suların en çok aktığı bölümlerde kır lokantaları var. Tümünün başları kapalı kadınlar ve kızlar oradaki kayalıklar üstünde delikanlılara poz vererek fotoğraf çektiriyordu. Saçı görünen hiçbir kadına rastlamadığım gibi hiç Türkçe de duymadım. Galiba benden başka Türkçe konuşan kimse yoktu. Kimseyi kınamıyorum, herkes istediği dili konuşsun, ama hep Arapça konuşulduğunu duymak yadırgatıcı oluyor. Kendimi kınamam lazım, ama orada fazla kalamadım.





Posterlerden biri üniformalı Beşşar Esad'a ait 



Harbiye’den Yayladağı kavşağından Samandağı’na yöneldim. Yol dünkü gibi çok bozuktu, çünkü tüm ülkede olduğu gibi burada da yol inşaatı vardı, ama dün de bugün de yol boyunca çalışan bir işçi ya da iş makinesine rastlamadım. Samandağı’nda sorarak Vakıflı köyünün yolunu buldum; ama ne yol! Tarım alanlarında su kanalı çalışması yapıldığından yollar kazılmış ve daracı, dik yollardan aşarak yol alabildim. O kötü yollarda bir trafik var ki, görmek lazım! Bu yol, geniş tarım alanları arasındaki sık kırsal yerleşimlerin tümünü birbirine bağlıyor. Nihayet Türkiye’nin tek Ermeni köyü olan Vakıflı’ya vardım. Nüfusunun çok az olduğunu öğrendim; 2000’de 147 kişiymiş.

Vakıflı uzaktan böyle görünüyor 

Köye girince sağda kahve var; ağaçların altında birkaç adam oturuyordu. Yola devam ettim, sağdaki dik yokuştan çıkınca sağda şirin bir kilise göründü. Kilisenin bahçesinde 10 kadar yaşlıca kadın bir masanın çevresinde toplanmış sohbet ediyordu. Onları görünce durdum. İnip yanlarına gittim, pek güler yüzle karşılandım. Kendimi tanıtıp nereden geldiğimi söyleyince ilgileri daha da arttı. Sonra içlerinden daha dinç görünüşlü biri kalkıp benimle özel olarak konuşmaya başladık. Önce birlikte kilisenin içine girdik. İçeride fotoğraf çekilmediğini söyledi. O sırada başı bağlı bazı kadınlarla bir adam langırt diye hiçbir söz söylemeden içeri girdiler ve cart cırt fotoğraf çekip gittiler, birbirimize bakakaldık.



Kilisenin önünden yokuş aşağı bakınca sağdaki yamaçtan şaldır şuldur su akıp arka giriyor, sıcakta çok hoş bir görüntü. 

Kültür varlığı olarak tescil edilmiş, 19. yüzyıl vakıf evi, restore edilip kullanılmayı bekliyor. Tabelası aşağıda: 


Eski binalardan biri yenilenmiş, pansiyon olarak kullanılıyor 

Dışarıya çıktığımızda kilisenin orta yerindeki bir girintide yer alan masaya yanaştık. Orada birçok ürün sergileniyordu. Anlaşılan kooperatif biçiminde çalışıp ürünlerini satıyorlardı. Aldığım her ürünün etiketinde yazılı küçücük numaralar üreticinin kimliğini gösterirmiş meğer. Masadaki defterde o numaranın yanına bir çarpı koyuyordu. Bana bu sistemi anlattı. Bu arada aldığım bir ürünü elimden alıp yerine koyduktan sonra “Bunu …. Hanım daha güzel yapıyor” deyip başka bir ürün verdi. Dikkat ettim hiç kendi ürününden vermedi. Sonra beni ısrarla masalarına davet ettiler. Oturdum, masada yok yoktu; kekler, börekler, çay… Bir çaylarını içtim ve gezimin son gününü biraz hüzünlü biçimde noktaladım.

Hüzünlenmemin nedeni, kadının anlattıklarıydı. Dışarıdan gelenler köylerine ve ürünlerine fazlaca ilgi gösterdiği bir dönemde tarlalarına bahçelerine zarar vermek için geceleri zehirli kimyasallar saçılmış. Toprakları zehirlendiğinden o bahçelerden birkaç yıl ürün alamamışlar. Ama halleri vakitleri iyi görünüyordu. Birkaçının gün doğuşunun güzelliğini izlemek için turla Nemrut Dağı’na çıktığını öğrendim. Sizin burada Musa Dağı’ndan güneşin doğuşu da batışı da pek güzel izlenir deyip nedenini anlatınca pek memnun olmuş göründüler. Güzel insanlardı… Ürünleri pek güzel çıktı. Şarabı içenler beğendi, muhtarın balı çok lezzetliydi, nar ekşisi, ceviz reçeli, likörleri de çok güzel. Bir tek portakal çiçeği reçeli şekerlendi.
Köyün adı restore edilmeyi bekleyen eski vakıf evinin duvarındaki tabelada yazılı olan "2. Mahmut Vakfı"ndan geliyor herhalde. Köy halkının acılı bir tarihi var. Eskiden beri burada yaşayan insanlara 'Musa Dağı Ermenileri' denirmiş. Bu halk tehcire direnmiş, yurtlarını bırakmak istememişler. Üstlerine gönderilen askerlere silahla uzun süre karşı koymuşlar. Tam mermileri biterken İskenderun Körfezi'ne Fransız savaş gemileri gelmiş. Direnişçiler bir biçimde kurtarılmak istediklerini Fransızlara bildirmiş. Kıyıya yanaşan bir ya da birkaç gemi 15-20 köy halkını alıp Beyrut'a götürmüş. Daha sonra sözünü ettiğim insanların bir kumsaldan askerler yardımıyla filikaya binişlerini gösteren bir fotoğraf gördüm. Cumhuriyetten çok sonra bazıları geri dönmek istemiş, gelip Musa Dağı'ndaki eski köylerini gezip bakmışlar, çoğu fikrini değiştirmiş. Dönmeye kararlı küçük bir grup bu köye yerleştirilmiş. Beni fena halde hırpalayan bu konuya daha fazla girmek istemiyorum.


12. GÜN: DÖNÜŞ

Antakya’dan yola çıkıp İskenderun yakınlarında yeniden otoyola girdim. Otoyol olmasına rağmen Adana’nın yanından geçene kadar çok yoğun bir trafik vardı. Sonra, Tarsus yakınlarından Toroslar’a tırmanmaya başladım. Pozantı’ya kadar güzel bir dağ yolu yapmışlar; manzaraya diyecek yok, ormanlık alanlar pek güzel görünüyor. Sıradağların yüksek kesimleri karla kaplıydı. Sonra birden otoyol bitiverdi. Toroslar’ı geçtikten sonra İç Anadolu düzlüklerine indim. Aksaray’a gelmeden uzakta Hasan Dağı göründü. Bulutlar öyle bir görüntü oluşturuyordu ki; eski bir yanardağ olan Hasan Dağı sanki yeniden püskürmekteydi. Durup arabanın camından görüntüledim. Ancak görüntü iyi değil.

Aksaray’da karayolu kıyısındaki bir tesiste yemek molası verip durdum. Arabadan inince çevreyi temizleyen adam fişe benzer bir kupon uzattı; meğer ücretsiz tuvalet içinmiş. Sonra gene yola koyuldum. Kâh düzgün kâh inşaat halindeki yollardan ilerleyerek Melendiz Dağı’nın yanından geçip Tuz Gölü’ne ulaştım. Bozkırın ortasındaki göz alabildiğine uzanan düzlüklerin ortasında güzel bir görüntüydü. Kışın iç bölgelerde bol yağış aldığından gölün su düzeyi epeyce yüksekti.



Gölün kenarından kuzeye doğru ilerlerken gökyüzü giderek kararmaya başladı. Bulutlar güneye doğru gelirken ben de kuzeye doğru gitmekteydim. Sonra birden iri yağmur damlaları düşmeye başladı ve hızla çoğaldı, yağış bir anda şiddetli doluya döndü. Önümü göremez hale gelince arabayı hemen kenara çekip flaşörü açtım. Ortalık bir anda bembeyaz kesildi. Dolu arabanın camını kıracakmış gibi korkunç sesler çıkararak yağdı. Hafifler gibi olduğunda hareket ediyordum, ama yoldaki su birikintilerinden fışkıran sular sileceği aciz bırakıp önümü tümüyle kapatıyordu. Orada yarım saat kadar durmak zorunda kaldım. Sonra Şereflikoçhisar’ı geçip daha kuzeye doğru geldiğimde göl yüzeyinin kırmızıya büründüğünü gördüm. Sonradan öğrendiğime göre buna bir tür plankton neden oluyormuş. Daha sonra ayrıntısını gazetelerden okudum: http://www.cevrehaberturkiye.com/guncel/tuz-golu-kizila-donustu.html
Gölün bu bölümünde yol kıyısındaki tesislerde mola vermiş olan çoluklu çocuklu yüzlerce insan bu doğa olayını seyrediyordu.

Bu geziyi düşünüp tasarlamaya başladığımda hava durumunu her zamankinden daha az dikkate aldım. Ankara’dayken hava ılıkla serin arasındaydı, bazen de yağış vardı; hatta bir gün 45 dakika süreyle şiddetli bir dolu sağanağı oldu. Bahçelerin bina kenarları duvarlara vuran doluların yığılmasıyla bembeyaz oldu. Bu olayın benzeriyle, geziden Ankara’ya dönerken Anadolu’nun neredeyse tam ortasında, Şereflikoçhisar yakınlarında karşılaşacağımı hiç düşünemezdim.

Yaklaşık 1 saat kadar sonra da Ankara’ya, Çankaya’daki kaldığım eve ulaştım.


SONUÇ

Yıllardır böyle bir gezinin hayalini görmekte, bunu gerçekleştirme isteğini derinden duyuyordum. Geçtiğimiz kış yazdığım kitaptan kazandığım paranın son taksitiyle bunu gerçekleştirme fırsatı bulabildiğim için çok mutluyum. Keşke daha fazla imkân olsaydı da kaldığım her menzilde 4-5 gün kalabilsem, sosyal ilişkilere daha fazla zaman bulabilseydim. Belki daha sonra Canset’le birlikte Mardin’den başlayıp Antakya’ya kadar gezebiliriz.

Hayallerim biraz kapsamlı: Van Gölü çevresini, Kars-Ani-Doğubayazıt hattını, Trabzon-Artvin-Macahel yörelerini de görmeyi, kendimce incelemeyi çok ama çok istiyorum. Sonra Göller Yöresi ve Göksu Vadisi gezisi özlemim de var.

Bu on iki günlük gezimin mali cephesini de not edip yazdıklarıma son vermek istiyorum. Belki okuyanlara böyle bir gezinin mali cephesi hakkında fikir verir... Otomobilin giderleri, otel ve yemek masrafları gibi giderlerim şöyledir:

Yakıt gideri           765

Otel gideri            560

Yemek gideri        700

Toplam              2.025

Bunu taksi, fotoğraf makinesi bellek kartı gibi masraflarla 2.100 TL olarak görmek gerekir. Böyle bir gezide yöresel hediyelik eşya alışverişi ve bazı diğer giderlerle birlikte toplam harcamanın 2.500-3.000 lira tutabileceğini söylemeliyim. Süreyi iki katına çıkarmak, yalnızca otel ile yemek harcamalarının ikiyle çarpılması ve yakıt giderinin küçük de olsa bir miktar artması sonucunu doğurur.
Yeme içme olayının keyfini Gaziantep’te yaptığım bir gecelik kutlama dışında çıkaramadım.

Şunu önemle belirtmeliyim ki, Fırat’ın doğusu, doğuya gidildikçe hayatın daha da yoksunlaştığı başka bir ülke! Bunu burada anlatmak çok güç, gördükten sonra ahkâm kesmek değil, düşünmek gerekir. Askerliğimi yedeksubay olarak Fırat’ın hemen batısında bundan tam 44 yıl (neredeyse yarım yüzyıl) önce yaptığım, yani bölge hakkında eskiye ait fikrim olduğu halde, durumda (ülkenin büyümesi göz önüne alındığında) önemli bir fark görülmüyor. En çarpıcı gözlemim, Kuzey Mezopotamya adıyla andığım bölgenin büyük ölçüde içkiden arındırılmış olduğudur. Bunu “Lezzet Durakları” adlı programında Mehmet Yaşin, bütün Türkiye için birkaç kez belirtmişti. İçkili lokantasız, meyhanesiz, içkisiz yaşam bana göre bir anlamda hayatın yoksunlaşmasıdır. Unutamadığım öbür olumsuzluk ise Zeugma Mozaik Müzesi’nin kapalı oluşuydu.

Bölgede, Diyarbakır ve Batman dışında insanları çevreleriyle oldukça ilgili gördüm. Süryaniler’in durumu hakkında epeyce bilgi edindim. Ülkede Araplar’ın Siirt dışında pek bulunmadığını sanırdım, daha birçok yörede bulunduğunu gördüm. Kürtler gezdiğim hemen her yerde vardı. Hatay Samandağı’nda tarım ehli Sünni Türkmenler’le tanıştım. Kaldığım oteller lüks değil ama genellikle temiz ve güzeldi. Anlatmadığım daha birçok anım var. Özetle gezimden genellikle iyi izlenimlerle döndüm. Umarım öbür hayallerimi gerçekleştirip gene böyle anılar yazarım.

Ekim 2011/Mart 2012.

     





 



















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder